Umarım hala mümkünken, yanlışlardan geri dönülür.

Nurdan Şahin 02 Ekim 2016
GİDİŞAT

 

Uzun bir Bodrum arasından sonra dönünce İstanbul’a, bir kez daha anladım bu şehri ne kadar sevdiğimi ve özlediğimi. Hasret gidermek için Dalyan’da yürürken, aklıma Ahmet Altan geldi – sık sık karşılaşırdık bu yürüyüşlerde. Gençlere taş çıkartırcasına sahilde koşan bu adam, bu değerli yazar, ülkenin en önemli liberal demokratlarından biri, günlerdir hem de en olmayacak sebepten -darbecilikten- hapishanede. Şaka gibi…

 

Darbe girişiminden kısa bir süre sonra yazdığım yazıda “Darbe atlatıldı mı ; 1970’lerde başlayan ‘Sızıntı’ böyle hemen temizlenebilir mi bilemiyorum.  Bu mücadelenin mutlaka yapılması ama mutlaka hukuk kuralları içinde yapılması gerekiyor. Bu olağandışı şartlarda, olağanüstü hal ilan edilmesi beni şaşırtmadı; umarım kısa sürer ve açıklandığı gibi sadece darbecilere uygulanır.” demişim. Maalesef, pek öyle olmuyor.

 

Tamam, bu darbe daha öncekilere benzemiyor; darbelerin en korkuncuydu yaşadığımız. Ardında, ülkeyi zehirli bir örümcek ağı gibi sarmış bir örgüt var ve kim örgüttendir kim değildirin tespiti görünen o ki pek kolay değil. 40 yıldır sinsice yürütülen ve devletin tüm organlarını ele geçirmeye çalışan “Sızıntı” ile mücadele mutlaka çok zor ve fakat mücadelenin mutlaka başarılması, bu örgütün etkisiz hale getirilmesi ve sorumlularının  yargı önünde hesap vermesi lazım. Bu durum çoğunluk tarafından anlaşıldı ve OHAL ilanına hemen kimse itiraz etmedi zaten.

 

Lakin OHAL giderek keyfi ve baskıcı uygulamalara gerekçe oluyor. Bir çok yazar ve gazetecinin gözaltına alınması ve uzun tutukluluk halleri, çeşitli televizyon kanallarının -çizgi filmlere Kürtçe dublaj yapan Zarok  kanalı dahil- Türksat’tan çıkarılması yani fiilen kapatılması, akademik personel başta olmak üzere, kitleler halinde insanların işlerine son verilmesi ve nihayet işgüzar bir valinin aileyi koruma bahanesiyle içkili mekanları yasaklaması işin rayından çıktığını gösteriyor. OHAL, darbe girişiminde bulunanlarla yani FETÖ ile mücadele için çıkarılmamış mıydı? Darbe yapanlar arasında muhtemelen meyhaneden çıkmış tek bir  kimse yoktu; darbenin hemen akabinde girişimi lanetleyen ve bütün hayatı darbelere karşı çıkmak olan Ahmet Altan’ı ve benzerlerini tutuklamak neyin nesiydi? 30.000 tutuklu, 70.000 işini kaybetmiş insan, aileleriyle birlikte yüz binlerce kişiyi etkileyen  kitlesel tedbirler şart mıydı? Gereken, bu örgütün yönetici kadrolarını, karar vericilerini ve bizzat darbeye katılanları bulmak ve yargı önüne çıkarmak değil miydi?  Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bile “at izi it izine karışıyor” dedirten bu aşırı uygulamalar, insana gayri ihtiyari bizzat Fetö tarafından yapıldığı sonradan anlaşılan Ergenekon, Balyoz soruşturmalarındaki ifrata varan uygulamaları hatırlatıyor. Uygulamaların tamamından hükümet mi sorumlu yoksa devlet içinde yuvalanmış başka güç odakları mı doğrusu bilmek güç; ama sonuçlarının herkes için olumsuz olacağı gün gibi aşikar.

 

Türkiye 15 Temmuz günü büyük bir tehlike yaşadı ve bu tehlikeyi Cumhurbaşkanından parlamentosuna, basınından, halkına büyük bir dayanışma ile savuşturdu. Akabinde, Cumhurbaşkanının, uzun zamandır görülmeyen bir biçimde, muhalefet partilerinin  liderleriyle başlattığı olumlu diyalog ve partiler arası uzlaşmacı tutum –HDP’nin kesinlikle dışarıda bırakılmaması gerekirdi ama yine de-  gelecek için biraz umut verdi. Atlatılan bu darbe sonucunda, kapsayıcı ve demokratik bir anayasanın, gerçek hukuk devletinin, herkes için şart olduğunun, yine herkes tarafından anlaşılacağını umut etmiştim. Başta Kürt sorunu olmak üzere, pek çok sorunun çözülebilmesi için gerekli olan temel hak ve özgürlüklerin garantiye alındığı, demokratik bir hukuk devletini mümkün kılacak yurttaşlık temelinde bir anayasa için parlamento içi ve dışı tüm siyasi temsilcilerin ve ilgili sivil toplum örgütlerinin birlikte çalışması için belki de bu bir fırsat olabilir diye düşünmüştüm, düşünmüştüm de gidişat pek öyle görünmüyor.

 

Umarım hala mümkünken, yanlışlardan geri dönülür. Sorunların çözümü sadece demokraside çünkü.

 

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Ulvi Özcan
Ulvi Özcan
5 yıl önce

Sorunlar subjektif kriterlerle çözülmeye çalışıldığı için ; ”ne söylendiği” değil de, ”kimin söylediği” ve ”kiminle ilgili söylediği” önem kazanıyor. Böyle olunca da her bir sorun çözülürken onlarca sorun da beraberinde geliyor …

Hukukun üstünlüğü, özgürlükler, suçun bireyselliği, her kişi suçu isbatlanana kadar masumdur … gibi temel prensipler yok sayılırsa Cumhurbaşkanı’nın da söylediği gibi ”it izi birbirine karışıyor…” Tabii bu güzel söze yollama yapan Sayın Cumhurbaşkanı da genel söylemlerine bakılırsa çok masum olmuyor. Şirazenin topunun kaçtığını görünce güzel bir söz söyleyiveriyor …