Ermeni kardeşlerimizin üzüntülerine ortak olurken, kendi halkımızın yaptıklarıyla yüzleşme çabasını çok değerli buluyorum.

Nurdan Şahin 30 Nisan 2014
ORTAYA KARIŞIK..

Gündem o kadar yoğun ki, yazmak ve görüşlerimi paylaşmak istediğim konuların hiçbirine kıyamadım ve ortaya karışık yazdım. Bir kusur var ise, af ola:

 

Büyük Felaket ve Taziye mesajı

 

Toplumların acıları yarıştırılamaz; Ermenilerin başına gelen kendi tanımlarıyla “Büyük Felaket” ya da “Soykırım” ise, bu acıların sanırım en büyüklerinden biri. 24 Nisan 1915’te İstanbul’da Ermeni entelektüellerinin toplanıp, bir daha geri dönmemesi ile başlayan, silahların ve erkeklerin toplanıp yok edilmesi, kadın, çocuk ve yaşlıların tehciri ile devam eden bu kıyımda, çok benzer acıları bir elli yıl kadar önce yaşamış bir başka milletin, Çerkeslerin de rol alması ise gerçekten insanı hem şaşırtıyor, hem üzüyor. Ermeni kardeşlerimizin üzüntülerine ortak olurken, kendi halkımızın yaptıklarıyla yüzleşme çabasını doğrusu çok değerli buluyorum. Ancak, temel sorumluluğun o günkü Osmanlı yönetiminde ve İttihat Terakki’de olduğunu da unutmamak gerek.

 

Başbakan’ın, 91 yıllık resmi devlet söylemini terk ederek yayınladığı taziye mesajını ve burada kullandığı üslubu çok önemsiyorum; cesur ve değerli buluyorum. Bu mesajdan sonra yaptığı konuşmalar da, mesajının arkasında durduğunu, yüzleşmeye hazırlandığını gösteriyor. Her zaman olduğu gibi, yine bahsedilen “tarih komisyonu”ndan ise bu kez başka bir şey bekleniyor gibi geliyor bana. Özel sektör, küçülmeye gitmek, reorganizasyon yapmak ve büyük çaplı adam çıkarmak için genelde uluslararası danışmanlık firmalarından birine, reengineering gibi havalı bir isimle görev verir ve aslında genellikle baştan belli olan kararlarını “ne yapalım, bağımsız danışmanlar böyle diyor, e mecbuuur” diyerek gerçekleştirirler. Burada da, dünyanın kabul edeceği, içinde Ermeni ve Türk tarihçilerin de olduğu bir komisyon kurup, bu işin adını onların koyması isteniyor bence. Böylece nesnel bilimsellik vasıtasıyla, sonucu topluma kabul ettirmek kolaylaşacak, siyasi risk de biraz modere edilmiş olacak. Zira sonuç, kör olmayan herkes için belli.

 

Birkaç yıl önce, Kürşat Bumin, yanılmıyorsam Taraf’ta, “24 Nisan’da ABD Başkanı ne diyecek diye korkuyla bekleneceğine, Türkiye başbakanı – soykırım demesi gerekmez – yaşanan acılardan duyduğu üzüntüyü ifade eden bir mesaj yayınlasa, ondan sonra herkes o ne diyecek diye merakla bekler, gündemi o belirler ” mealinde bir yazı yazmıştı; Erdoğan tam da bunu yaptı ve hem insani, hem vicdani, hem de siyasi açıdan önemli bir adım attı.

 

Yürütme -Yargı kavgası

 

Hükümetin Twitter yasağı ile ortaya çıkan ve Başbakan’ın yaklaşık 1 yıldır süren sorunlu üslubuyla AYM kararını gayrı milli bulduğunu ve saygı duymadığını ifade etmesiyle devam eden yürütme – yargı kavgası, Haşim Kılıç’ın AYM açılışında yaptığı konuşmayla doruğa ulaştı.

 

Küresel olarak, hukukun sosyal medyadaki gelişmeler karşısında geride kaldığı, kişilik haklarına saldırı, ulusal mali uygulamalara uyum meseleleri gibi konuların yasal çözümünde geç kalındığı bir gerçek. Kim olursa olsun – kızgın bir kiracı, haksızlığa uğradığını düşünen bir çalışan, terk edilen sevgili – sosyal medyada ipe sapa gelmez suçlamalarla kişileri rezil edebiliyor ve bunu yasal yollarla çözene kadar, atı alan Üsküdar’ı geçiyor. Dolayısıyla, hukuk içinde ama hızlı bir çözüm şart. Öte yandan, bizim yasalarımıza göre, Türkiye’de kazanç sağlayan her kişi ve kuruluş, burada bir temsilcilik açmak ve kazandığı paranın vergisini ödemek zorunda. Bütün bunlar Twitter için de geçerli, dolayısı ile hükümetin şikâyetleri haklı ama zamanlaması “manidar”.

 

Ayrıca, AYM’ye kişisel başvuru için, istisnalar dışında, tüm yasal yolların kullanılmış ve sonuç alınamamış olması gerektiği de doğru.

 

Bütün bunları düşününce, Başbakan kendini haklı görebilir; ancak sadece bir ticari faaliyet değil, ayni zamanda ifade özgürlüğünü de temsil eden Twitter’ı toptan yasaklama girişimi ve AYM’nin bu girişimi iptal etmesinden sonra, AYM’ye saygı duymadığını ifade etmesi ve kararı gayrı milli olarak suçlaması kabul edilemez.

 

Normal olarak, sadece kararlarıyla konuşmaları gereken her seviyede olan yargıcın, hele de AYM Başkanının, bu ağır itham ve sert üsluba karsı sessiz kalması beklenemezdi; nitekim kalmadı da. Hukuk ve erklerin ayrılığı konusunda haklı konuşmasını, o da ne yazık ki siyasi atıflarla gölgeledi ve sınırlarını aştı. Hem de, ev sahibi olduğu bir toplantıda.

 

Başbakanın Twitter’a yasakçı yaklaşımını haklı olarak ve kıyasıya eleştiren liberal kesimden, AYM Başkanının konuşmasının siyasi bölümüne hiç değinilmemesi ise, ülkedeki çifte standardın yeni bir göstergesi oldu. Bu konuda, eleştirilerini dile getiren Eyüp Can ve Kadri Gürsel’in, var ise başkalarının da hakkını yemek istemem doğrusu.

 

Cumhurbaşkanlığı Seçimleri

 

Ağustos ayında, ülkemizde ilk kez halkın oyuyla Cumhurbaşkanı seçilecek. Durum böyle iken, halen halk, muhalefet, basın ve dahi dünyada bu alanda tartışılan tek konu Erdoğan aday olursa, Gül ne olacak ve Partinin başına kim geçecek! Bu gerçekten inanılmaz bir durum. Başta muhalefet partisi olmak üzere, mecliste grubu bulunan tüm partilerin, çok daha önceden, belediye seçimlerinde alacakları sonuçlara ve diğer değişkenlere göre belirledikleri aday adayları; A ve B planları, tek başına yola çıkmak zor görünüyorsa ortak adaylar, politikalar yok mudur? Bazı sivil toplum kuruluşlarının/platformların bu konuda çalışma yaptıklarını biliyoruz, duyuyoruz da, muhalefet partilerinden neden hiç ses seda gelmiyor? Benim bugüne kadar tek duyduğum CHP İl Başkanlarının Kılıçdaroğlu ya da Büyükerşen’i CB adayı olarak görmek istedikleri. Oysa, sadece partililerin değil, halkın diğer kesimlerinin de destekleyebileceği adaylar bulunabilir ve kazanma şansı olabilir.

 

Ben hala, Başkanlık sistemi olmadığı takdirde – ki zor görünüyor bu saatten sonra – Erdoğan’ın sınırlı sorumlu/yetkili bir Cumhurbaşkanlığı yerine, güçlü bir başbakanlığı tercih edeceğini düşünüyorum. Tek gereken de, parti tüzüğü değişikliği gibi basit bir işlem. Ayrıca, eğer muhalefet doğru dürüst bir aday bulur, iyi de çalışırsa, CB seçimi çantada keklik de olmayabilir.

 

1 MAYIS

 

1 Mayıs bu ülkedeki travmatik tarihlerden biri. Yıllarca Bahar Bayramı olarak kutlandı; kitlesel İşçi Bayramı kutlamaları başladıktan sonra, 1977 yılında Taksim’de yaşanan ve 34 kişinin hayatını boşu boşuna yitirdiği kanlı 1 Mayıstan sonra, bir kez daha kutlanabildi 1978 yılında Taksim’de – herhalde yetkililerin gafletine geldi – ve 12 Eylül darbesiyle, Bahar Bayramı bile iptal edildi. Sanıyorum 2008’lere kadar, yani 30 yıl boyunca, kimsenin de Taksimde 1 Mayıs kutlaması diye bir ısrarı olmadı. 2010 yılında, AKP hükümeti tarafından, çok doğru bir kararla, hem 1 Mayıs resmi tatil ilan edildi; hem de Taksim meydanı 1 Mayıs kutlamalarına açıldı. Hiçbir sorun yaşanmadı, tam tersine, aynı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, bir şenlik havasında geçti kutlamalar. 2011 ve 2012 yıllarında da Taksim’de aynı şekilde yapılan 1 Mayıs kutlamalarına geçen yıl, inşaat faaliyetlerinin yaratacağı tehlikeler gerekçe gösterilerek Taksim meydanı kapatıldı; bence karar doğruydu,zira meydan köstebek yuvası gibiydi, bu bağlamda sendikaların geçen yılki ısrarlarını anlamsız bulduğumu ifade edeyim.

 

Ancak bu yıl Taksim’de hiçbir sorun yok; tam tersine bomboş beton koca bir meydan; miting yapmaya ve kutlamalara çok da uygun. Evet, pek çok ulaşım yolunu etkiler, trafiği felç eder ama ne olacak, zaten resmi tatil günü, kutlamalara katılmak istemeyenler o tarafa gitmez olur biter. Başbakanın ve diğer sorumlu zevatın bu konudaki ısrarını anlamak mümkün değil. Hele bu konudaki talepleri “şımarıklık” ya da” kutsal neymiş ya” diye değerlendirmek kabul edilemez. Devletin en büyük travmalarıyla yüzleşmeyi göze alan, bu konuda kimsenin cesaret edemediği cesur adımlar atan Başbakan’ın bu yaklaşımı tamamen anti demokratik ve keyfi. Yenikapı’da kutlama önerileri ise son derece manasız; dünyanın her yerinde 1 Mayıs şehrin en gözde, doğal olarak en kalabalık yerlerinde kutlanır; Taksim hem bu nedenle hem de 1977 de yaşanan olaylar nedeniyle ayrı bir yere sahip. 1 Mayıs bu yıl ve talep edildiği sürece her zaman, Taksim’de kutlanmalıdır.

 

Sendikalara gelince, bu anlamsız inatlaşma karşısında, gerekli bütün girişimleri yapıp, gerekli tüm tepkileri gösterip, sonunda kimsenin zarar görmemesi için Kadıköy Meydanındaki kutlamalara katılabilirler(di). Bu görüşüm nedeniyle pasifistlikle suçlanmaktan korkmuyorum çünkü en önemli ve temel hakkın sağlıklı yaşam hakkı olduğunu düşünüyor, ve herkesin bu konuda üzerine düşeni yapması gerektiğini savunuyorum.

 

Ve Gabo

 

O dünyanın en iyi yazarlarından biriydi; okumayı öğrendiğinden itibaren deli gibi kitap okuyan ve sonra üniversitede sol teori okumaktan okuma zevkini kaybeden bana ve benim durumumdaki bir çoklarına o muhteşem Yüzyıllık Yalnızlık romanıyla yeniden kitapların büyülü dünyasına dönme keyfini yaşatan; güzeller güzeli Remedios’u, çok acıklı bir öykünün kahramanı Erendira’yı, artık çok uzun süren ve sürüncemede kalan aşkları tanımlamak üzere literatüre giren Kolera Günlerinde Aşk’ın kahramanları Fermina Daza ve Florentino Ariza’yı , kimsenin mektup yazmadığı Albay’ı hayatımıza sokan, neredeyse Hrant Dink cinayetini anlatan Kırmızı Pazartesi ya da orijinal adıyla Cronica de Una Muerte Anunciado yani İşleneceğini Herkesin Bildiği Bir Cinayet Öyküsünü, Yaprak Fırtınasını, Başkan Babamızın Sonbaharını ve daha nice unutulmaz kitabı dünyaya kazandıran o büyük romancı, yoksul gazeteci Gabriel Garcia Marquez’i sevgi ve saygıyla anıyorum. Nur içinde yatsın.

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments