Tüm otel sahipleri ve yöneticileri beyaz, tüm müşteriler de. Garsonlar, şoförler, güvenlik velhasıl çalışanlar ise siyah. Garp cephesinde yeni bir şey yok sanki!

Nurdan Şahin 03 Kasım 2013
Gündemin dışında bir gezi yazısı: AFRİKA ÜÇLEMESİ – 2

 

Himba köyünden çıkıp, Namibya’daki son durağımız, ünlü Etosha Doğal Parkına doğru yola koyuluyoruz. Otjiwarango adlı, jakarandalarla mora kesmiş, Alman mimarisinin örnekleriyle bezenmiş bir şehirden geçerken, Derek “burada” diyor “Almanlar 1890-1920 arası korkunç şeyler yaptılar Herrero halkına. Herrerolar, Himbalarla ayni soydan, ancak dilleri farklı. Katliam, tecavüz, hatta kafatası avcılığı gırla gitti. Onun için Almanlar pek sevilmez buralarda.” “Peki sonra suçlarını kabul ettiler mi” diye soruyoruz; cevap olumlu; özür dilemişler ve tazminat ödemişler. 1800′ lerin sonu ile 1900′ lerin başı insanlık tarihi utanılacak olaylarla dolu: Kızılderili katliamı, Ermeni Tehciri, Çerkes Sürgünü derken, bir de Herrerolar eklendi bu zincire. Kimbilir başka bilmediğimiz ne dramlar yaşandı yeryüzünde. Derek, annesiyle babasının o günleri hatırlayarak beyazlardan hoşlanmadıklarını, kendisi için durumun farklı olduğunu söylüyor. “Geçmiş geçmişte kaldı, bugün artık yok böyle şeyler” diyor, diyor da bir yandan da anlatıyor: “Eskiden beyazlarla siyahların okulu ayrıydı, şimdi karışık, ayrımcılık yok. Gerçi, bilhassa küçük şehirlerde iyi okullar olmadığı için, beyazlar özel okul açıyorlar; çok pahalı oluyor; siyahlar da yoksul olduğu için onlar devlet okuluna, beyazlar özel okula gidiyor !” Namibya’daki turistik kampların(lodge) tamamının beyazlara ait olduğunu da ilave ediyor. Etosha Doğal Parkında, iki keyifli gece ve 2 çöl safarisinden sonra Derek’le vedalaşarak , Johannesburg üzerinden Zambiya’nın Livingstone şehrine uçuyoruz.

 

Afrika’dan bize gelen programda, tarihler ve gidilecek yerler belli; ancak uçak saatleri ve bizi karşılayacak rehberlerin adı telefonu gibi detaylar(!) mevcut değil. Zamanlamaları ancak bir gün önce öğreniyoruz, rehberleri de ancak karşılaşınca. Bu durum, bazı arkadaşlarımızı tedirgin ediyor – ya bir aksilik olursa bu çoğu kuş uçmaz kervan geçmez ,dilini dinini bilmediğimiz yerlerde diye. Normalde gayet programlı yaşayan bendenize ise tatillerde müthiş bir rahatlık geliyor – bir şey olmaz, olursa da ne yapalım boşvermişciliği sarıyor ruhumu. Neyse, her şey tıkır tıkır işliyor. Livingstone havaalanından yine bir şöför/rehber karşılıyor; şehirden geçerken , bizim Atatürk heykelleri gibi, Viktorya Şelalerini keşfeden ilk beyaz olan David Livingston’un kocaman bir heykelini görüyoruz. Viktorya şelaleleri , Zambiya ile Zimbabwe’yi ayıran Zambezi nehrinin bir parçası. Müthiş bir yer; 1,7 km uzunluğunda ve yaklaşık 130 mt.den dökülen bir şelale .Bu özellikleriyle, ölmeden önce görülecek 100 yer listesinde yeri var tabii. Zambezi Güneşi adlı otelimize giderken rehberle konuşuyoruz; Zambiya’da 73 lokal dil bulunduğunu, resmi dilin İngilizce olduğunu ancak herkes için ilkokulda çift dilli eğitim yapıldığını ve zorunlu eğitimin 7 yıl olduğunu söylüyor. Anlaşılan Tanrı burada da, Kafkasya’da olduğu gibi, torbasından dilleri dağıtırken yorulmuş ve torbayı boşaltıvermiş! Otele girişte, yerli kıyafetleri giymiş personel dans ederek ve şarkı söyleyerek karşılıyorlar. Bu, Afrika’ da, en azından güneyinde bir gelenek galiba. Ayrıca, hemen her yerde akşam yemeği sırasında, personel, normal iş kıyafetleri ile yerel dansları yapıyorlar ve görünen o ki, bundan da gerçekten keyif alıyorlar. İsteyenler de onlara katılıyor.

 

Otele eşyaları atıp, hemen Viktorya’ya, ya da orijinal adıyla Mosi-oa-tunya şelalerine yürüyoruz; otel zaten Şelalenin içinde bulunduğu doğal parkın yanı başında. En kurak zamanı olmasına karşın şelale gerçekten müthiş. Ne yazık ki, 1,7 km boyunca akışını izleyemiyoruz; vakit ve nakit elverirse, galiba bir daha gelmek gerekecek! Bu haliyle bile, hızla dökülen sular adeta bir bulut görüntüsü oluşturuyorlar. Zaten, parkla aynı olan orijinal adının anlamı da Gürleyen Bulut muş. Suyun olmadığı yerlerde bile kanyonun görüntüsü etkileyici. Şelalenin üzerinde Zambiya ile Zimbabwe’yi birleştiren demir bir köprü var. İki ülkeyi birleştiren bu köprüyü, Rodezya’ nın kurucusu, damardan kolonyalist ve ünlü De Beers elmas şirketinin kurucu yöneticisi Cecil John Rhodes tasarlamış. Gerçi kendi adıyla kurduğu Rodezya’nın kuzeyi ile güneyi yerine, iki bağımsız Afrika ülkesini birleştirdiğini görseydi Sir Rhodes herhalde pek mutlu olmazdı. Kime niyet, kime kısmet. Viktorya şelalerinden ayrılıp, 10 dakika yürüyerek bizi Zambezi üzerinde gezintiye çıkaracak tekneye götürecek araca biniyoruz. Bu çok keyifli bir gezi; sağda solda hipopotamlar bir batıp bir çıkıyorlar ama hiç timsah göremiyoruz ne yazık ki. Bir taraftan güneş batarken eşanlı olarak öbür taraftan dolunayın yükselmesi ise gerçekten eşine az rastlanır bir görsel şenlik.

 

Yolculuğumuzun son durağı, Botswana’ daki Okavango deltası. Bu delta, dünyanın denize dökülmeyen en büyük deltasıymış. Okavango’ya giderken grubumuz ikiye ayrılıyor; 5 kişi bir kampta, 3 kişi başka bir kampta kalacak. Akşamdan vedalaşıyoruz, sabah ayrı saatlerde alınacağız. Bu kez, önce arabayla Kazungula’ya gidiyoruz. Orada Zambiya’dan çıkış yapıp, Botswana sınırında girmek üzere nehri geçeceğiz. Çok kısa bir yolculuk nehir üzerindeki; ama feribot görmeye değer. Bizim Fırat üzerinde, Kahta-Siverek arası çalışan feribotları hatırlatıyor. Botswana topraklarına ayak basınca, oradaki rehber tarfından karşılanıyor ve yaklaşık 1 saatlik yolculuktan sonra Kasane havaalanına varıyoruz. Havaalanında küçük bir cafe var. Tezgahın üzerinde bir kahve makinesi, içerde de etrafıyla tamamen ilgisiz bir kız oturuyor. Gidip kahve istediğimizi söylüyoruz; bugün kahve yok diye cevap veriyor. Neden sorusuna ise, omuz silkerek çünkü yapmadım diyor. Neyse, biraz cilve yapıp ikna ediyoruz kahve yapmaya. Bu kez uçağımız oldukça büyük; tam 14 kişilik! Yolcu sayısı 11 . Pilot açıklama yapıyor: “45 dakikalık bir yolculuktan sonra ilk kampa ineceğiz. Bazı yolcular inecek, yenileri binecek. İkinci durağımız için 35 dakika daha uçacağız. Son durak için, 20 dakikalık bir uçuş daha yapacağız”. Şaka gibi, bildiğimiz dolmuş bu! İlk durakta, bizim dışımızda herkes indi; bir çift bindi. İkinci durakta onlar da indi. Son durak “Stanley’s Camp” ta da biz iniyoruz. İri kıyım bir bir siyah ile yardımcısı karşılıyorlar; tanışıyoruz: Ali ve Cornelius. Şahane tipler. Cipe biniyoruz ve safari neymiş gerçekten anında anlıyoruz. Yol falan yok; bildiğiniz ormanın içinde, suların içine gire çıka, ağaç köklerini aşa aşa kampa varıyoruz. Kapıda yine şarkılarla karşılama. O da ne, kadınlardan biri bildiğimiz zılgıt atıyor! Elimize üzerinde isimlerimiz yazan, yaklaşık bir litrelik biberon benzeri şişeler uzatıyorlar ve günde 3 litre su içmemiz gerektiğini söylüyorlar.

 

Bu kez otelde değil, ormanın ortasında, çadırlarda kalıyoruz. Tabii içinde banyosu, tuvaleti, önünde verandası olan gayet geniş ve güzel, lüks çadırlar ama çadır sonuç olarak. Çevrelerinde de parmaklık, çit vs gibi hiçbir koruma olmadığı gibi, çadırın kapısı da kitlenmiyor. Karanlık bastıktan sonra, dışarıda korumasız dolaşmak yasak. Koruma derken, kimsede silah falan yok; sadece bu dünyaya alışkın kamp personeli bize eşlik edenler. 3 gün Okavango deltasındaki bu şahane kampta kalıyoruz ve toplam beş kara bir de nehir safarisi yapıyoruz. Bir leoparı yürürken uzun uzun izlemek, bir aslan ailesinin avlarını iştahla yemelerine şahit olmak gibi olağanüstü heyecanlar yaşıyoruz. Ormandaki safariyle çöldeki tamamen farklı; ormandaki çok daha güzel; ama çölde de, bir su kenarına toplanan tüm hayvanları birlikte görmek mümkün-tabii aslan ve leopar dışında; onlar gelince olay yemek davetine dönüyor zira. Sabah safarilerinde kahve molası, akşam safarilerinde ise, güneş batarken içki molası var. Günbatımını gören güzel bir noktada, portatif masa çıkıyor, üstüne örtü örtülüyor; buzlu cin tonik mi istersiniz, buz gibi beyaz şarap mı? Yanında, kuru yemiş, kuru meyve, hatta kurutulmuş et – süper servis. Böylesine keyifli bir 3 günün sonunda, İstanbul’a dönmek üzere , Johannesburg’ a uçup, THY uçağına kuruluyoruz. Johannesburg Havaalanında, koskoca harflerle yazılmış bir Afrika özdeyişi dikkatimizi çekiyor: “Hızlı gitmek istiyorsan yalnız, uzağa gitmek istiyorsan birlikte yol al”

 

Alexandra Fuller adlı yazarın, Rodezya’da geçen çocukluğunu anlattığı “Bu Gece Köpekler Gitmeyelim” adlı otobiyografik kitabını dönüş yolunda bitirmeye çalışıyorum. Gittiği okulu şöyle anlatıyor Fuller: “tüm öğrenciler beyazdı; tüm öğretmenler de. Müdür ve yurt müdürü de. Ahçılar, güvenlikçiler, hizmetliler ise hep siyah Afrikalıydı”. Şimdi de, tüm otel sahipleri ve yöneticileri beyaz, tüm müşteriler de. Garsonlar, şoförler, güvenlik velhasıl çalışanlar ise siyah. Garp cephesinde yeni bir şey yok sanki!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments