“Başardık ama henüz çok azını, gidecek çok yolumuz var” diye biraz olsun sevinemez miyiz? Sevinmek, mutlu olmak niye hor görülür bu ülkede?

Nurdan Şahin 11 Ekim 2013
Paket Paket Demokrasi

 

“Demokratikleşme Paketi” açıklanır açıklanmaz, Guşıps hemen yarım sayfa görüş bildirmemizi istedi; ertesi gün yorumlara baktığımda, hem ulusal basına hem de diğer Guşıps yazarlarına nazaran oldukça olumlu bir görüş bildirdiğimi fark ettim. Söylediklerimin arkasındayım, ama zaten konumuz demokrasi iken, hak ve özgürlükleri hala neden paket paket aldığımız ve yıllarca dile getirip de, kısmen de olsa sonuç elde ettiğimiz zaman neden sevinemediğimiz üzerine düşünelim biraz.

 

Bir kere, paketler “verilmiyor”; esas olarak “alınıyor” . Bu ve bundan önceki bütün demokratikleşme adımları, başta Kürtler, sonra, daha sessiz ve derinden dindarlar ve tabii ki daha güzel bir dünya isteyen ve bunun için her daim çabalayan sosyalist, demokrat, liberal herkesin mücadelesi sonucu hayata geçti. Ancak, mücadelenin eskiden bir parçasıyken, şimdi iktidarda olan ve alışkın olduğumuz üzere, muktedir olunca demokratik talepleri tamamen bastırmaya çalışmak yerine, pragmatik bir biçimde ve kendi uygun gördüğü kadarıyla hayata geçiren ve bu kadarla bile ulusalcıların şimşeklerini üzerine çeken hükümetin de katkısını inkar etmemek, tam tersine daha fazlası için cesaretlendirmek, talepte bulunmak, mücadele etmek gerekir.

 

Paket ile ilgili hayal kırıklığına uğramayı anlamak mümkün değil; kendisine diktatör, faşist gibi sıfatlar yakıştırılan bir başbakandan bir yandan da çok kapsamlı bir demokrasi paketi gelmediği için hayal kırıklığına uğramak tek bir şeyi ima ediyor – ya bu sıfatlara söyleyenlerin kendileri bile inanmıyor, ya da yapılanlara, yapıldığı kadarıyla memnun olmuş görünmeyi kendilerine yediremiyorlar.

 

Öte yandan, ilk bakışta, faşizan andın 80 yıl sonra kaldırılması, köy isimlerinin gerçek isimleriyle değişebilmesi – dedelerimiz için zaten hiç değişmemişti, ama çocuklarımızın çoğu hiç bilmiyorlar – seçimlerde anadilde propaganda – güneydoğuda hiç Türkçe bilmeyen o kadar çok kadın ve yaşlı seçmen var ki -, sınırlı da olsa anadilde eğitimin önünün açılması, kişi haklarının gizliliği, nefret suçu ve ayrımcılığa karşı tedbirler, başörtülü kadınlara uygulanan eğitim ve çalışma yasaklarının kalkması, pek çoğumuzun talebi değil miydi; her platformda, diğer taleplerle birlikte dile getirilmiyor muydu? Neden sevinemiyoruz öyleyse – Ak Parti yaptı diye mi? “Başardık ama henüz çok azını, gidecek çok yolumuz var” diye biraz olsun sevinemez miyiz? Sevinmek, mutlu olmak niye hor görülür bu ülkede?

 

Evet, paketin yapılma ve açıklanma biçimi pek demokratça bir yaklaşımla gerçekleşmedi. Gerçi içeriğin oluşturulmasında, paket üzerinde kamuoyu görüşü alınmasa da, kamuoyu yoklamalarının göz önüne alındığından benim pek kuşkum yok, çünkü sonuçlar bunu söylüyor. Ayrıca, akil insanlar uygulaması da, katılımcı bir süreçti – sonucu ne kadar etkiledi tabii bilmiyoruz. Akil İnsanlar heyetlerinin raporları kamuoyu ile paylaşılabilseydi, yani hem katılımcı, hem de şeffaf bir süreç izlenseydi, bu konuda bir yorum yapabilirdik. Ancak, toplumun gerçekten nelere hazır olduğunu, kendi yakın çevremizden çok, güvenilir kamuoyu araştırmalarına bakarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

 

Bu konuda, en iyi çalışmalardan biri TESEV’ in 2012 de yaptığı araştırma. Bu araştırmaya göre, yapılacak bir yeni anayasadan en büyük beklenti Kürt sorununu çözmesi – hem Kürtler, hem de Türkler için bu talep %50 nin üzerinde ve 1 numara. Ancak aynı katılımcılar, ezici çoğunlukla (% 85) ülkenin resmi dili SADECE Türkçe olmalıdır diyor ve yine büyük çoğunlukla (% 73) temel eğitimde, eğitim dilinin Türkçe olmasında kararlılar. Öte yandan, “seçilmiş yerel yönetimler anadil / yerel dillerin eğitim ve kamu hizmetinde kullanılmasına ilişkin yetki sahibi olmalıdır” tezi % 40 oranında kabul görürken, % 44 oranında reddediliyor.“Anayasada sadece Türk kimliğine yer verilmelidir” diyenlerin oranı % 56; “Kürt, Çerkes, Laz, Ermeni vs. tüm kimliklere yer verilmesi”ni isteyenler % 35; ve “Türklük dahil hiçbir etnik kimliğe yer verilmemelidir” diyenler, ne yazık ki sadece % 9 ! “Devlet, tüm özgürlükler ve başörtüsü,cinsel yönelim gibi her türlü kişisel tercih karşısında, bu tercihler ne olursa olsun tarafsız kalacaktır” ifadesine doğru diyenlerin oranı mutluluk verici şekilde %70 e ulaşırken, ayni denekler, “bireylerin hak ve özgürlükleri genel ahlak söz konusu olduğunda sınırlandırılabilir mi” sorusuna %69 oranında EVET diyorlar! (TESEV, Anayasaya Dair Tanım ve Beklentiler Saha Araştırması)

 

Şimdi, baştan kendini dindar ve muhafazakar olarak konumlandıran, aynı zamanda, Türkiye Cumhuriyetinin en radikal reformlarını yapan, ancak en büyük özelliklerinden biri pragmatizm olan Başbakan’ ın bugüne kadar gerçekleştirdiği reformları ve son açıkladığı paketi bir de bu veriler ışığında değerlendirelim: şu anda daha ileri adımlar atması için ne gibi bir motivasyonu olabilir? Üstelik, muhalefet partilerinden de hiçbir destek görmüyorsa? Daha önceki bir yazımda, Türkiye halkı demokrat bir demokrasi talep ediyor mu derken kastettiğim buydu. Toplumsal dönüşüm gerçekleşmedikçe, demokrasi de paket paket gelecek – inkıtaaya uğrama ihtimali de var üstelik.

 

Paketin bu kez oldukça küçük olması, Aleviler, KCK tutukluları, toplantı ve gösteri yürüyüşleri ile ilgili hiçbir ilerleme kaydetmeyişi büyük eksiklik; demek ki daha çok uğraşı gerekiyor. Ruhban Okulunun açılmasını “mütekabiliyet” prensibine bağlamak ise, kendi vatandaşını pazarlık konusu yapmaktır ve sadece siyasi olarak değil, etik olarak da son derece yanlıştır. Öte yandan, hep birlikte ,başörtülü kadınlarımıza yapılan haksızlığın ortadan kalkmasına ve artık devletin kimsenin kılığıyla kıyafetiyle uğraşmayacağı beyanına “nihayet” diyerek bir nefes alırken, hükümet sözcüsü Hüseyin Çelik’ in bir televizyon programındaki sunucunun dekoltesini eleştirmesi ve akabinde de ayni sunucunun işini kaybetmesi, nefesimizi kesti.

 

Ancak burada da ümitsizliğe düşecek, enseyi karartacak bir durum yok. 15 – 20 yıl önce aklımıza bile gelmeyecek şeyler oldu bu ülkede ve bunu sabırla uğraş verenlere borçluyuz. Ayrıca, halkın içine sindirmediği hiçbir jakoben değişimin sürdürülebilir olmadığını da hep birlikte yaşıyoruz. O halde, verilerden hareketle, daha iyi bir dünya isteyen herkes bunun için konuşmaya, dinlemeye, anlamaya, anlatmaya devam edecek, etmeli. İkna etmek kadar, ikna olmaya da meyilli olacağız. Taleplerimizi sadece iktidara değil, muhalefete de duyurmaya, diyalog kurmaya / kurdurmaya, işbirliğini oluşturmaya, kısacası küçük cemaatlerimizden çıkıp , toplum olmaya doğru yol almaya çalışacağız.

 

*******

 

Tüm Guşıps okur ve yazarlarına iyi bayramlar dilerim.

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
bedri
bedri
8 yıl önce

öncelikle belirtmeliyim ki yazdıklarınızdan anladığım kadarıyla samimiyetinizden şüphe duymuyorum. yaşadığımız çağ maalesef bize sorunları çözmek için liberal bir yaklaşımdan başka kapı bırakmıyor. evrensel insan hakları beyannamesi, BM vs. üst referans mercileri tamamen liberal ve “özgürlükçü”dür. işin ilginç tarafı liberal anlayış aynı zamanda mevcut sistemin revizyonunda fevkalade işlevsel bir özelliği içinde barındırıyor. esnek yani. bükülebiliyor ve kısa vadede işlevsel. pakete yapılan eleştirileri bu kısır döngüye “hayır” demek olarak okumakla lazım ve kalıcı olanı gözetmeyi merkeze almanın da fena bişey olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. tamamen farklı ve adaletli bir paradigma üzerinden meselelere dair söz üretmek için bişeyler eksik hep ve ben o eksik olan şeyin “güven” olduğu kanaatindeyim. eğer politikanın esas aktörlerini bir araya getirebilirseniz devletten, BM’den şundan bundan çok daha insani bir mutabakat zemininde buluşacaklarına inanıyorum ben. İnsanlık araçsal tekniği bulduğu gibi sosyal bilimlerde de kendi işine en çok yarayan mekanizmayı bulabilecek potansiyele sahiptir. bence esastan eleştirmeye ve paralel imkanları aşındırmaya devem etmek gerekiyor bu zeminde.