Bu salgından sonra dünya asla aynı kalmayacak. Ne yöne evrileceğini ise bilmiyoruz.

Nurdan Şahin 02 Nisan 2020
Corona Günlerinde Yaşama Dair…

 

“Bir yerlerde savaş varsa, kaçıp sığınabileceğini düşündüğün başka yerler vardı. Otokratik bir ülkede yaşıyorsan, fikirlerinden dolayı tehlikedeysen, seni kabul edecek başka ülkeler vardı; hastalığına ülkende çözüm yoksa dünyanın başka yerlerinde tedavi edilebilirdi – uzakta da olsa, ulaşması zor da olsa, umut vardı en azından. Şu anda dünyanın her köşesi Corona işgali altında – umut nerede” dedi kilometrelerce uzaktan telefondaki kızımın sesi. Haklıydı, yaşadığımız gerçekten tam bir distopya, ne zaman biteceği de belli değil.

 

İnsanın kıymetlileri ile arasındaki mesafe en çok böyle zamanlarda zor. Dört aydan fazla dayanamam kızçemin hasretine deyip Ocak ayında THY kampanyasından ucuz biletimi almıştım. Mayısta Merisa’yla Toronto’da buluşacaktık. Vizem bile hazırdı. “Sen başka planlar yapmakla meşgulken gerçekleşen şeydir hayat” demiş John Lennon. Akla her şey gelirdi de, bir salgın hastalık yüzünden, dünyada seyahatin imkânsız hale geleceği gelmezdi. Hem, insanlık için en büyük üç tehdidi, kıtlık, salgın ve savaşları dizginlemeyi başardığımızı söylememiş miydi Homo Deus isimli kitabında şu ünlü Yuval Noah Hariri? Meğer o kadar da başaramamışız. Vazgeçtik Mayıs buluşmasından da yazın gelebilecek mi Merisa, o bile belli değil ne yazık ki. Hava ulaşımı kapalı, ulaşmak, buluşmak mümkün değil. Endişeliyim, burnumun direği sızlıyor. Bu sızı ancak kızım fiziken ulaşılabilir olduğunda dinecek.

 

İnsanların kavuşmasına engel sadece sınırlar değil tabii. 65 yaş üstüne gelen sokağa çıkma yasağı nedeniyle kardeşler arasında anneme ulaşabilen bir tek ben kaldım. Fenerbahçe ile annemin oturduğu Moda arası yaklaşık üç kilometre, yürüyerek gidip dönüyorum genellikle. İki tarafı mağazalar, kafeler dolu Bahariye caddesinde sadece iki tane açık dükkân kalmış –  doğal taşçı ve bir kitabevi. Cadde, napalm bombası atılmış gibi. Yıllar sonra yeniden açılan güzelim Kadıköy Sinemasının, Süreyya Operasının kapılarına kilit vurulmuş. Hüzünleniyor insan.

 

Buralardan kaçıp, Ege’deki küçük sahil kasabalarına yerleşen epeyce eş dost var. Özellikle kış aylarında, yapacak, gidecek pek bir faaliyet imkânı olmayan, küçük cemaatçikler halinde yaşayan ve mutlu olduklarını söyleyen bu gönüllü göçmenlere, hep böyle bir hayatın asla bana uygun olmadığını söylerdim. Ben seviyorum büyük şehirde kaybolmayı, her gün binlerce farklı insan görmeyi, sinemalara, konserlere, yemeklere, konferanslara gitmeyi; zorlukları da kabulüm. Ama işte, salgın yüzünden İstanbul’un, o 24 saat yaşayan şehrin, bir minik sahil kasabasından farkı kalmadı. Üstelik binlerce kapalı mekân, insansız sokaklar daha da moral bozucu. Bir sahil kasabasından çok, bir hayalet şehir aslında şu anda İstanbul.

 

Bu kapalı dükkânlarda yüzlerce çalışan var, ya da vardı. Ne yapar, ne eder bu insanlar; ne yer ne içer? Ünlü mağazalar, kapılarına halkın ve çalışanlarının sağlığını korumak için kapadıklarını açıklayan ilanlar asmışlar. Üşenmeden okudum birkaç tanesini. Bir tanesi ÇALIŞANLARININ TÜM HAKLARINI KORUYARAK bunu yaptığını yazıyordu; diğerleri haktan hukuktan hiç bahsetmemişti. Onlar da koruyor mu acaba, yoksa ücretsiz izin mi veriyorlar ya da daha da beteri, işten mi çıkartıyorlar? Ya evlere temizliğe gelen insanlar? Çoğunlukla uzak mesafelerden geldikleri için, hem kendi sağlıkları hem de çalıştıkları ev açısından bir süre gelmemeleri doğru – peki kaç kişi ücretlerini ödemeye devam ediyor? Ayni şekilde kuaförlerde çalışan çıraklar, manikürcüler, küçük kafelerde çalışan garsonlar ve ücret artı bahşiş ile yaşayan benzerleri, nasıl atlatacak bu süreci?

 

Salgın, sınıf, ırk, millet, inanç ayrımı yapmıyor; herkesin hayatını kısıtlıyor, herkes için tehlikeli deniyor. Bazı açılardan doğru olsa da, özellikle bal gibi sınıf ayrımı yapıyor. Kenarda birkaç kuruşu, evinde ortalama bir konforu olamayan, iş güvencesi bulunmayan insanlar bu sürece çok daha zor dayanacak. Daha da kötüsü evsizler, yoksul kalabalık aileler, mülteciler, tek başına yaşayan yaşlılar (gerçekten yaşlılardan bahsediyorum 80+). İstatistikler, böyle zamanlarda ev içi cinsel istismarın da, şiddetin de arttığını gösteriyor. Kadınlar, çocuklar büyük risk altında. Ciddi bir yardım/destek paketi ise görünmüyor ufukta. Yardım etmesi gereken devlet, yardım toplama telaşında.

 

Öte yandan, hepimiz psikolojik olarak zor bir süreçten geçiyoruz ve salgın sonrası muhtemelen etkilenecek hayatlarımız; hala yaşıyorsak tabii. Sarılan, öpüşen, dokunan bir kültürden, kuzey ülkeleri halkları gibi bir mesafeli davranış biçimine geçmek kolay değil elbet. El yıkamada sorun yok, biz zaten dünyada en çok el yıkayan ülkelerden biriyiz desek de, hadi itiraf edelim, kimseler 20 saniye boyunca yıkamıyordu elini. Yıkaya yıkaya tahta gibi oldu pamuk eller. Kuzeybuz denizi balıkçıları için geliştirilen el kremleri bile bana mısın demiyor. Evinde terlik bulunmayan, misafir geldiğinde, hava yağmur çamur ise, en fazla paspasın üzerine bir ıslak havlu koyan bendeniz, şimdi sokaktan gelince ayakkabıları kapı önünde çıkarıp, doğruca balkona götürüyorum. Şeytan azapta gerek! Arada komik şeyler de oluyor tabii. Geçenlerde damacana ile su geldi, kapının önüne bıraktırdım. Hemen pembe plastik eldivenlerimi giyip, sabunlu bir bezle damacanayı silmeye koyuldum – bu yaptıklarıma inanamıyorum. Tam dibine gelmiştim ki, pat kapı kapandı arkamdan – e çünkü evin de bolca havalanması lazım malum, camlar açık! Ne kapı anahtarı, ne araba anahtarı, ne telefon, ne para. Kafamda kelebek tokam, elimde pespembe eldivenlerim ve ekoseli terliklerimle kapının önünde kalakaldım. N’aparsın, karşı komşumun kapısını çaldım çaresiz ve utana sıkıla beni anneme götürmesini rica ettim. Yedek anahtar var orada. Komşum sağolsun, hemen götürdü ama tabii bu arada 1,5 metrelik sosyal mesafe kuralı da delinmiş oldu.

 

65 yaşüstüne getirilen sokağa çıkma yasağı, toplumumuzda çok yaygın olan “ötekileştirme” nin yeni bir hedefini ortaya çıkardı: yaşlılar! Yaşlar 20 – 25 civarındayken, 50 ile 80 yaş arasında pek fark görmez insan; hepsi bir ayağı çukurda ihtiyarlardır. Böyle görürsün de açık açık ifade etmezsin bunu, o yaşlarda bile. Ama tabii şimdi, duyguları dile getirmek için bambaşka bir mecra var: sosyal medya. Yabancı dilde küfretmenin hep daha kolay olduğu gibi, yüz yüze bakmadan sosyal medyadan orta ve üstü yaşla ilgili aşağılayıcı espriler yapmak da daha kolay elbette. Oysa DSÖ’nün yeni tanımına göre, 70’e kadar genç sayılıyor artık insan; yaşlılık 90’larında başlıyor. Ya da, 4 yıldır hapiste olan Ahmet Altan’ın son yazısında söylediği gibi, beklenti ve hareket bitince yaşlanır insan*- yaşadığın yıllardan bağımsız yani.

 

Yaşlıları ötekileştiren azınlığa inat, birçok kişi sokağa çıkamayan yaşlı komşularının ihtiyaçlarını gideriyor, onlar için alışveriş yapıyor. Toplumsal dayanışmanın artması, belki de bu salgının tek olumlu tarafı. Mahalle dayanışma ağları kuruluyor ve tamamen gönüllü olarak çevredeki ihtiyaçları belirleyip, çözüm üretiyorlar.  Gerçekten çok zor koşullarda uğraş veren sağlık çalışanları her mahallede güçlü şekilde alkışlanıyor. Sanatçılar online konserler veriyor, müzeleri, sergi salonlarını ücretsiz olarak webden gezmek mümkün oluyor. Sokak hayvanları için, hayvanseverler gönüllü olarak su ve gıda desteği sağlıyor. İnsanlar hem birbirleriyle, hem de diğer canlılar ile dayanışma içinde. Ülkeler de. Coronanın halen en çok zarar verdiği İtalya’ya, dost ve ortak AB ülkelerinden pek yardım gelmezken, Küba’dan gelen destek göz kamaştırıyor.

 

Bu salgın şöyle ya da böyle geçecek; insanlık elbet bunu da atlatacak ve herkesin dile getirdiği gibi, bu salgından sonra dünya asla aynı kalmayacak. Ne yöne evrileceğini ise bilmiyoruz. Dayanışmanın önemini anlayan, dünyanın herhangi bir yerindeki krizin herkesi etkilediğini, sınırların bir anlam ifade etmediğini gören, sosyal devletin önemini yeniden fark eden, krizlerin şeffaf, akılcı, güven veren politikalar ve yöneticiler ile daha kolay atlatıldığını deneyimleyen, küresel sorunlara ancak küresel çözümler üretilebileceğini düşünen insanlar ve siyasetçiler farklı ve daha güzel bir dünyaya yönelebilir. Tersi de olabilir; ülkeler hepten içe döner, güvenlikçi politikalar güçlenir, salgın nedeniyle Macaristan’da Orban’a verilen olağanüstü yetkiler gibi uygulamalar yaygınlaşır, otokrasi daha da güç kazanır – yani salgın bitse de, distopya devam eder.

 

Margaret Atwood bir röportajında şöyle diyor:Mahkûm edildiğimiz bir ‘gelecek’ yok. Her çeşit olası gelecek mevcut. Ve hangisini yaşayacağımız bizim şu an ne yaptığımıza bağlı.”

 

Haklı mı sizce ?

 

 

*- https://t24.com.tr/haber/ahmet-altan-sizi-hapse-atacak-kadar-guclu-olanlarin-fikrilerinize-fikirle-karsi-cikamayacak-olmasi-tuhaf-bir-celiski,868888

**https://oggito.com/icerikler/margaret-atwood-gelecek-bizim-su-an-ne-yaptigimiza-bagli-/65124

 

 

 

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*