Velhasıl, görünen o ki 2017 yine hareketli bir yıl olacak.

Nurdan Şahin 14 Ocak 2017
2017 PEK HOŞ GELMEDİ!

 

Tüm ülkenin umutlarını kırmaya, moralini bozmaya, korkutmaya yönelik bir kanlı saldırı gerçekleştirdi DAEŞ daha yeni yılın ilk saatlerinde kendi halinde eğlenen masum insanları katlederek.  Birkaç gün sonra, aman biz altta kalmayalım diye herhalde, bir başka taşeron örgüt, TAK, İzmir’de bir katliam girişimindeydi ki, bir kahraman ve tecrübeli polis canı pahasına engel oldu bu katliama.

 

Her iki saldırıya da toplumun tüm kesimleri tepki gösterdi ancak ilk saldırının ülkede oluşan dindar-muhafazakar ortamdan yararlandığı hatta Diyanet İşleri başkanının yılbaşı hutbesinin böyle saldırılara zemin hazırladığı gibi yorumlar da yapıldı. Elbette Daeş saldırısının bunlarla  ilgisi yok; saldırının kendilerine yapılan operasyonlarla bağlantılı olduğunu açıkladılar zaten (ama ülkedeki  seküler-dindar kesim arasındaki gerginliği arttırmaya yönelik  bilinçli  bir yer seçimi yapmış oldukları da bariz) .

 

Bu yorumlara sebep ise toplumdaki kutuplaşma. Ne yazık ki her geçen gün giderek artıyor . Bu durumu düzeltme görevi hepimize ama en çok da iktidara düşer. Yıldıray Oğur, üşenmemiş, araştırmacı bir gazetecilik örneği verip, geçmiş yıllarda diyanet işlerinin yılbaşı hutbelerini yayınlamış sağ olsun(1). Ama hep benzer şeyler söylenmiş, hatta daha sert ifadeler kullanılmış olması, bu seferkini hoş görmemizi gerektirmiyor. Geçmişte, özellikle laik kesimden hiç kimse hutbelerle ilgilenmezdi.  Ancak, son yıllarda gerek hükümet, gerekse basın tarafından çok öne çıkarılan ve neredeyse her konuda görüş açıklayan bu kurum, bu toplumsal kutuplaşma döneminde vereceği hutbe konusunda çok daha dikkatli olmalıydı. DAEŞ saldırısına zemin oluşturmasa da, toplumsal ayrışmayı güçlendirecek bir hutbe verdi Sn.Görmez; dinin barıştırıcı ve hoşgörülü işlevini göz ardı ederek, toplumun tüm kesimlerinden sağlanan devasa bütçesini unutarak.

 

Saldırılarla ilgili ikinci önemli nokta, her ikisi de maalesef şehit olan polislerin bize düşündürdükleri. Reina’nın kapısında  görev yapan, 1,5 yıl önce polis meslek yüksek okulundan mezun olan 21 yaşındaki gencecik, tecrübesiz polis memurunun yapabileceği fazla bir şey yoktu muhtemelen. İzmir adliyesinde ise, 15 yıllık tecrübesiyle bir katliamı engelleyebildi  şehit polis memuru. İkisi de nur içinde yatsın. Her türlü kamu görevinde bilgi, tecrübe ve liyakatın ne kadar önemli olduğunu, eksikliğinin tamiri imkansız olaylara yol açabileceğini keşke bu meşum olaylarla hatırlamasaydık bir kez daha.

 

2017 nin ilk günleri Türkiye çok önemli bir sürece girdi; başını Devlet Bahçeli’nin çektiği anayasa değişikliği süreci. Kimse Bahçeli’nin yaptığını yandaşcılık falan diye küçümsemesin; parlamentodaki  en küçük parti tüm ülkenin siyasetini belirliyor ve her durumda kazanan muhtemelen o olacak! Ak Partinin kamuoyu yoklamalarında yeterli destek bulamadığı için ertelediği  Başkanlık sistemine yönelik Anayasa değişikliği, 2016nın son günlerinde, Devlet Bahçeli’nin ustaca manevrasıyla gündeme bomba gibi düştü. Sistem değişikliği referanduma gider ve kabul edilirse, MHP’nin dünya görüşüne uygun, hiçbir demokratik adım içermeyen, var olandan da beter bir Anayasa değişikliği olacak ve muhtemelen MHP  iktidar gücünü de bir şekilde paylaşacak. Reddedilirse, uzun bir süre artık Anayasa değişikliği gündeme gelmeyecek ve biz, Türkeş’in “biz hapisteyiz,fikriyatımız iktidarda” dediği  darbe anayasası altında yaşamaya devam edeceğiz. Muhtemelen, AK Partiden MHP’ye oy kayması yaşanacak.

 

MHP’nin siyasi manevrasını, 7 Haziran seçimlerinden sonra bir şekilde HDP yapabilseydi, toplumun büyük kesiminin uzlaştığı çok daha demokratik bir sivil anayasaya sahip olabilirdik belki. Nasıl yazık oldu!

 

Anayasa değişikliğinin özüne gelince, doğrusu siyaset bilimi okumadım ve sistemleri çok iyi bildiğim söylenemez. Denge denetim mekanizmaları sağlam kurulduğu ve güçler ayrılığı net olarak korunduğu sürece, parlamenter sistem de, başkanlık sistemi de iyi yönetim biçimleri olabilir – kategorik olarak başkanlığa karşı değilim kısacası. Ancak tasarıyı incelediğim (ve anlayabildiğim) kadarıyla bu bizim bildiğimiz başkanlık sistemlerine pek benzemiyor – teklif daha çok Başkan Babamızın Sonbaharı’ndan (2) esinlenmiş sanki.

 

İtirazım öncelikle, anayasanın yapılış  biçimine. Toplumun tamamını ilgilendiren bu temel  yasadaki önemli değişiklikler, bırakın toplumun çeşitli kesimlerini temsil eden STK’ları, siyasi partileri bile dışlayarak, bir partinin hazırlayıp, öbür partinin düzeltmeler yaptığı son derece anti demokratik bir süreçte oluşturuldu. Meşruiyet açısından, ne yapıldığı kadar, nasıl yapıldığı da çok önemli. Ülkenin geleceğini belirleyecek tarzda değişikliklerin çok daha katılımcı bir süreçte oluşturulması gerekirdi.

 

Esasla ilgili itirazlarıma gelince; birincisi, Meclis seçimlerinin başkanlık seçimleri ile ayni gün yapılması- böylece 5 yıl muhtemelen tek adam yönetimine maruz kalmamız. ABD’de Temsilciler meclisinin tamamı, 6 yıllığına seçilen senatörlerin üçte biri 2 yılda bir yenileniyor. Böylece memnun değilseniz eğer yönetimden, değişim sağlayabiliyorsunuz. Ayrıca kongrenin çok ciddi bir denetleme gücü var. Ben zavallı Obama’nın, asgari ücreti arttırabilmek için imza kampanyası yaptığını twitterdan bizzat izledim! Sağlık sistemi için ne kadar uğraştığı ise herkesin malumu.

 

İkinci temel itirazım yasama ile yürütmenin iç içe girmesi ve başkana bağlanması. Başkan parti lideri ya da partili kalıyor; bu durumda, seçim sistemi değişmediğine göre, partisinin milletvekili listelerini  yani yasamayı da belirliyor; bu da yetmiyor kendisi bizzat kanun hükmünde kararname çıkarıyor. Yasama ve yürütme  tamamen tek elde toplanıyor ve Türkiye’de bunun nasıl kullanabileceğinin – rektörlük seçimlerinin iptali gibi- sürüyle örneği var. Ne denge kalıyor ne de denetleme.

 

Üçüncü temel itirazım da yargıdaki atamalara. Yetmez ama evet diyenlerdenim 12 eylül 2010 da; o zaman doğru karar verdiğimiz bugün yapılan tekliften belli –  seçimden tamamen vaz geçilmiş; yüksek yargı ve Anayasa mahkemesi üyeliği Başkan Babanın paşa gönlüne bırakılmış. Amerika’da da böyle diyenler var; değil. Başkan sadece Yüksek  Mahkeme  üyelerini ve  federal yargıçları atıyormuş  orada ve atamalar kongrenin onayına tabii imiş.  Ayrıca, yüksek yargıçların görev süresi ömür boyu olduğu için, her başkan ortalama 1 kişi atayabiliyormuş devr-i iktidarında bu önemli kuruma. Eyaletlerin çoğunda ise savcılar ve yargıçlar  seçimle geliyorlar görev başına, üstüne üstlük bir de jüri sistemi var- kıyas kabul etmez kısacası.

 

Dördüncü temel itirazım başkan yardımcılığı konusunda- son derece belirsiz bir pozisyon; kaç kişi olacağı, hangisinin ne görev yapacağı ve hangisinin  CB ye vekalet edeceği belli değil.  ABD’de başkan daha aday olurken başkan yardımcısını açıklıyor; başkan yardımcısı başkan seçiminde mühim bir faktör. McCain’in, başkan yardımcısı ilan ettiği Sarah Palin yüzünden çok oy kaybettiğini biliyoruz mesela. Ayrıca, başkan yardımcısının görevleri son derece net. Elbette bunlar anayasada yazmak zorunda değil ama düzenleyici kanunları görmeden bu maddenin kabulü bence imkansız.

 

Bütün bunların sonucunda, Türkiye usulü başkanlıkta,  yasama yürütme yargı  tamamen başkan babaya bağlı oluyor ve onun nasıl seçileceği belli olmayan yardımcılarından birine. Bu kadar çok yetki  ve gücün Süpermen’e bile verilmesi doğru değil. Ak Parti seçmeninin en azından bir kısmının bu durumdan hoşnut olmadığından eminim. Düşünsenize, bu yetkilerle bugün Tayyip Erdoğan seçildi ve bundan memnunlar  diyelim; ya bir daha sefere Vural Savaş, Sabih Kanadoğlu benzeri bir aday seçilirse ne olacak muhafazakar seçmenin hali? Olmaz olmaz demeyin, bal gibi olur. Askeri cunta, halen yürürlükteki bu seçim yasasını solcuların ve dindarların yönetimini engellemek için yaratmıştı, gün oldu devran döndü, solcular değilse de dindarlar tam da bu yasa ile gücü ele geçirdiler. Aksinin de gerçekleşmesi  bugün değilse yarın gayet mümkün.

 

Velhasıl, görünen o ki 2017 yine hareketli  bir yıl olacak. Ben kendi adıma, terörün durmasını ve ülkede barış ortamının geri gelmesini dilerken, teröre inat yaşamımda bir değişiklik yapmayacağım; yazmaya, gezmeye, sevmeye ve umut etmeye devam edeceğim. Eğer milletin vekilleri  anayasa taslağını bu haliyle ve OHAL ortamında referanduma götürürlerse, kendi adıma #HAYIR diyeceğim ve  HAYIR çıkması için çaba göstereceğim. Toplumun tüm kesimlerini olmasa bile, çoğunluğunun katılacağı  diyalog/ikna/mutabakat  şeklinde ilerleyecek  sivil ve demokratik bir anayasa için umut etmeye ve elimden gelen bir şey varsa, yapmaya çalışacağım.

 

Her şeye rağmen, yeni yılın ülkemize ve dünyaya barış ve huzur , siz değerli okurlara da esenlikler getirmesini dilerim.

 

 

 

 

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*