Zeynep Ansukka 27 Mart 2013
KAFKASYA’NIN KOLONİZASYONU VE DEKOLONYAL DÜŞÜNCE (II)

Sömürge faaliyetleri söz konusu olduğunda genelde zihnimizde canlanan ekonomik istismar, kolelestirilen ve öldürülen yerli halklardir ki bu zaten doğru bir yansimadir. Ancak kolonizasyon sadece siyasal ve ekonomik boyutu olan bir olgu değildir. Zihinlerin de kolonize edilmesi söz konusudur. Edward Said’in tabiri olan oryantalizm, Batılı toplumların Doğulu toplumlara ilişkin önyargılı, ötekileştirici kısacası hastalıklı bakış acısını tanimlasa da sadece Doğu için değil, kolonize edilmiş bütün topluluklar için geçerlidir bu tutum. Avrupalı, hristiyan, beyaz erkek ideal insandır ve onun dışında kalan tüm insanlar medeni olmayan, ilkel varlıklardır. Bu varlıklar medenilestirilmelidir ve bu misyonu da Avrupalı kolonilestirici uluslar üstlenmiştir. Önceki yazıda bahsettiğim dekolonizasyonu gerçekleştirmiş ülkelerin gerçekten dekolonize olup olmadıklarına ilişkin tartışmanın bir boyutu da buna dayanmaktadır. Kolonizasyonun ortadan kaldırılması anlamına gelen dekolonizasyon genelde siyasal bağımsızlıkla özdeşleştirilir. Afrika’nin dekolonizasyonu denildiğinde 20. yüzyılın ikinci yarısında Afrika’daki devletlerin Avrupalı devletlerin boyunduruğundan kurtularak siyasi bağımsızlıklarını kazanmaları işaret edilir. Oysa siyasi bağımsızlık başlı başına dekolonizasyonun gerçekleştirildiği anlamına gelmez. Daha doğrusu bu anlama gelmediği anlaşıldı çünkü siyasi bağımsızlığını kazanan devletler ekonomik ve epistemolojik yönden hala eski kolonilestiricilerine bağımlılar. Bağımsız olan bu devletlerin yönetiminde yerel halka mensup elitler olsa da bunlar genellikle Avrupalı devletler tarafından desteklenerek yönetime geliyorlar. Yani kolonyalizmin format değiştirerek neo-kolonyalizm olarak sürdürülüyor bu devletlerde. Avrupa ya da Amerika kendi çıkarlarını muhafaza etmeleri karşılığında bu yerel eliti destekliyor ve sömürge düzeni eskiden olduğu gibi devam ediyor, sadece kılık değiştirmiş şekliyle. Kısacası, dekolonizasyon kolonize edilmiş toplumları refaha kavusturmadi ki bu da hepimizin malumu zaten.

 

Sadece siyasal dekolonizasyonun toplumları gerçekten ozgurlestirmedigini ifade ettikten sonra gerçek dekolonizasyonun yollarını aramalıyız. Bunun için kolonizasyonun tüm kötü etkilerini bertaraf etmek gerekiyor. Kolonizasyonun siyasi boyutu dışında ekonomik ve epistemolojik boyutlarının varolduğunu söyledik. Bu yazının konusu kolonizasyonun epistemolojik boyutunu mercek altına alsa da ele aldığımız konular birbiriyle bağlantılı aslında. Ekonomik açıdan kolonizasyondan kurtulmak için de epistemolojik açıdan Batının hegemonyasından kurtulmak icap ediyor. Bu yüzden epistemik itaatsizlik ya da dekolonyal tercih diye de ifade edilen dekolonyal düşünceye daha yakından bakalım. Zihinlerin dekolonizasyonu anlamında kullanılan dekolonyal düşünce sosyal bilimler açısından da yeni sayılabilecek bir kavram. Zihinlerin kolonizasyonunun yol açtığı olumsuz durumun bertaraf edilmesi ve epistemik tahakkumden kurtuluş olarak tanımlanabilir dekolonyal düşünce. Daha önce belirttiğimiz üzere, yakın zamana kadar kolonizasyonun ekonomik ve politik boyutlarıyla ilgilendik hep, kolonizasyonun kültürel ya da düşünsel boyutu geri planda kaldı. Oysa zihinlerin kolonizasyonu da diğer iki boyut kadar belki de daha fazla zarar verdi kolonize edilen toplumlara. Çünkü kültür ve düşüncenin yok edilmesi kolonize edilmiş toplumların sadece dünü ve bugününü değil yarınını da etkiliyor ve etkileyecek.

 

Dekolonyal düşünce alanında belki de en yetkin profesör olarak gosterebilecegimiz Walter Mignolo, bunu kavramak için önce Avrupa’nin epistemik tahakkümü üzerinde durur çalışmalarında. Batının epistemik tahakkümünün başlangıcı olarak kabaca 1500’lu yıllar gösterilebilir. 16.yüzyıl öncesinde çok merkezli bir küresel yapı varken 1500’lerden sonra bu yapı yerini tek merkezli bir medeniyete yani Batı Medeniyetine bıraktı. Günümüzde tüm dünyada hakim olan düşünce sisteminin kökleri Avrupa’da gerçekleşen Ronesans’a dayanmakta aslında. Avrupalılar, bilgi üretmek için tek geçerli kaynağın bilimsel düşünce olduğuna ve bu konuda dünyadaki diğer kültürlerden daha üstün olduklarına inanarak tüm dünya halkları üzerinde epistemolojik bir hegemonya kurdular. Geçerli olan tek bilgi Avrupalının ürettiği bilimsel bilgiydi ve dünyanın geri kalanı bu bilgiyi kabul etmek zorundaydı. Köklü bir geçmişi olan Uzakdoğu kültürü ya da İslam kültürünün üretmiş olduğu bilginin hiçbir değeri yoktu. O sadece kültür olarak kalabilirdi. Modern dünyada Çin, Maya ya da İslam medeniyetinin üretmiş olduğu bilginin bulabildiği yegane yer, Britannica ansiklopedilerinde gösterildiği üzere ilkel ve eski medeniyetler sayfasındaydı. Mignolo’nun ifadesiyle; Batı bilgiye, üçüncü dünya ülkeleri ise kültüre sahipti. Avrupalılar dışında kalan halklara düşen bilgi üretmek değil egzotik kültürlerini sergilemek, hatta Avrupalının bilgi üretme aşamasında onlara laboratuvar olarak hizmet etmekti. Zaten her şeyden önce bilginin dili Çince, Urduca ya da Arapça olamazdı. Bilgi, altı Avrupa dilinden birinde ifade edilmiş olmalıydı, İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Portekizce ya da İspanyolca. Bugünkü duruma baktığımızda da bu görünmez kuralları fark edebiliriz aslında. Eğer bilimsel bir yayın çıkarmak istiyorsak bunu İngilizce olarak yayımlamak zorundayız. Yine Mignolo’nun belirttiği üzere üçüncü dünya ülkelerinden geliyorsak sadece kendi ülkemiz hakkında konuşmamız bekleniyor bizden, çünkü teorik bilgi üretecek kapasitemizin olmadığı varsayılıyor. Mesela Arap bir kadın tezini ezilmiş Arap kadını üzerine yazmalı, genel olarak kadınların iş yaşamındaki sıkıntıları üzerine değil. Batılı olmayan halklar olarak sadece kendi kültürümüz hakkında söz söyleme hakkımız var maalesef.

 

Kolonizasyonun epistemolojik boyutundan bahsederken tekrar medenîleştirme söylemine dönmüş oluyoruz. Batının epistemik hegemonyası karşımıza modernizm olarak çıkıyor bir nevi. Tüm dünya halklarının Batı tipi modernliği benimsemesi bekleniyor günümüzde, çünkü makbul form olarak bize dayatılan bu. Modernleşme dediğimiz kavram aslında Batılılaşma anlamına geliyor çünkü modernizm Bati’da üretildi ve dünyanın geri kalanına oradan servis edildi. Kolonizasyonun emperyalizmden farklı olarak sosyal bir boyutunun olması da zaten bu medenîleştirme/modernleştirme programından kaynaklanıyor. Mignolo, modernizmi barındırmayan bir kolonizasyon sürecinin olamayacağını ifade ediyor. Yani bu iki kavram birbirinden ayrı olarak düşünülemez aslında. Rusların Kafkasyayı kolonize etmelerinin ardında yatan neden de Batıdan aldığı formu uygulayarak Rus modernizmini hayata geçirmekti. Batılıların Afrika ya da Amerika yerlilerini kolonize ederken kullandığı argümanları Ruslar da Kafkas halkları için kullandı. Rusların yegane amacı modern Rus toplumuna ulasmakti ve bunun için toplumun modernize edilmesi gerekiyordu. Oysa Kafkasyalilar ya da onların söylemiyle dağlılar medenilestirilemeyecek kadar barbar ve asagiydi. Kreiten’in makalesinde belirttiği üzere, Ruslar Avrupaliliklarini kanıtlamak için Rus olmayan komşularına üstünlük iddiasında bulundular, aynı Avrupalıların Afrika ya da Amerika yerlilerine yaptığı gibi. Onların gözünde Rus olmayanlar medenilestirilmeye muhtaçtı. Ancak Kafkasyalilar için bu medenîleştirme dahi imkânsızdı. Ruslara göre, yapıları gereği anarşiye meyilli ve güvenilmez olan bu halklar düzen altına alinamayacagindan Rus modernleşmesinin önünde bir engeldi. Bu yüzden de bölge onlardan alınıp Rus nüfusa verilerek orada düzenli bir toplum yaratilmaliydi. Normalde koloniciler yerel halkı işgücü olarak kullanmak amacıyla tutarken Ruslar bu yolu secmediler çünkü Kafkasyalilari ıslah edilemez bir topluluk olarak görüyorlardı. Karadeniz kıyılarında hayal ettikleri ideal modern toplum tablosunda Çerkesler yer almıyordu. Cerkesleri öldürerek kalanları da sürerek Cerkesya’yi bir tabula rasa haline getirdiler böylece modernleşme projelerini burada deneyebileceklerdi, sürgün ve soykırım Rus tipi otoriter modernizmin eseriydi yani. Cerkesleri vatanlarindan süren Ruslar Kuzeydoğu Kafkasya halkları için de aynı sonu planlıyordu. Özellikle Çeçenleri en fanatik ve tehlikeli grup olarak görüyorlardı. Ancak Cerkesya’da gerçekleştirilen etnik temizlik Kuzeydoğu Kafkasya’da gerçekleştirilemedi. Bunun nedenleri arasında bölgenin dağlık olması -bu yerli halkın kitleler halinde hızlı bir şekilde sürgün edilmesine imkan vermiyordu- , Rusların Osmanli’dan çekinmesi -Cerkeslerin sürgününde bile Osmanlıyla sıkıntı yaşanmıştı çünkü gönderilen nüfus Osmanli’nin tahmin ettiğinden çok çok fazlaydı- , Kuzeybatı Kafkasya’da Rus Kazaklarının kolonizasyonunda yaşanan problemler ve Rusların uluslararası tepkiden çekinmesi gösterilebilir. Kreiten’in makalesinden aktardığım bu bilgiler ışığında Mignolo’nun modernizm ve kolonizasyon arasında kurduğu ilişkiyi daha açık görebiliriz. Ruslar, kolonyalizmi modernizm maskesi ardına saklanarak gerçekleştirdi. Medenîleştirme projesi adı altında Kafkasyalilar sürgün ve soykırıma uğratıldı.

 

Rusya imparatorluğu döneminde başlayan Rus kolonyalizmi ve bununla birlikte gelen Rus modernizmi Sovyet Rusya zamanında da devam etti. Avrupanın kapitalizme dayandırdığı kolonyalizmi Sovyet Rusya sosyalizme dayandırarak uygulamaya devam etti. Yani sosyalizm temelinde kolonizasyon sürecini yeniden üreterek hem Kafkasyayı hem de Orta Asyayı hakimiyeti altında tuttu. Mignolo’nun belirttiği üzere Sovyet Rusya ekonomik anlamda kolonizasyonu Avrupalılar kadar iyi bir şekilde gerçekleştiremedi ancak zihinlerin kolonizasyonu konusunda Avrupalılardan çok daha başarılıydı. Tarihin, hafızaların, edebi kültürün ve alfabelerin yokedilmesi hususunda Avrupalılara nazaran çok daha etkili oldular kolonize ettikleri topluluklar üzerinde. Sovyet Rusya’nin bu başarısı ise kolonize edilen topluluklar açısından yıkıcı oldu. Bu yüzden zihinlerin dekolonizasyonuna Kafkasyalilar olarak en çok biz ihtiyaç duyuyoruz belki de.

 

Dekolonyal düşünce üzerine çalışan Mignolo ya da diğer düşünürler kolonize edilmiş her topluluğu iyileştirecek bir reçete sunamazlar sanırım. Biz konuyu Kafkasya özelinde düşünsek de dünyanın farklı coğrafyalarında bulunan bir çok toplulukla aynı kaderi paylaşıyoruz. Uzakdogu’dan Avustralya’ya , Afrika’dan Güney Amerika’ya kadar örneklerini bulabileceğimiz kolonize edilmiş bir çok yerli halk aynı bizim gibi zihinlerinin dekolonize edilmesine ihtiyaç duyuyor. 500 yıldır süre gelen bu epistemik hegemonyayı bir anda yıkmak elbette mümkün değil. Ancak bu bizi dekolonyal düşünceden vazgecirmemeli. Epistemik itaatsizliği kolonize edilmiş diğer halklarla birlikte goguslemeli ve tüm boyutlarıyla dekolonizasyonu gerçekleştirmeliyiz. Bunu başarmak için bir yol haritası çizmek elbette kolay değil ama bir yerlerden başlamak gerekiyor. Bunun için de sanırım kendimizi yeniden kesfetmeliyiz. Kolonizasyon sonucunda tarihimizi, kültürümüzü, düşünce sistemimizi, dillerimizi tamamen yok ettiklerini sansalar da bunu başaramadılar. Kolonize edilmiş hemen her toplum toplumsal değerlerini kaybetmiş gibi görünse de bu değerleri özünde saklıyor. Ancak inisiyatif alıp bunları yeniden diriltmedigimiz sürece kaybolmaya yaklaşıyorlar. Ubihca’nin kaybolmasına engel olamadık belki ama diğer dilleri kurtarma şansımız hala var. Dünya, tarihimizi Batılılardan ya da Ruslardan değil bizden öğrenmeli. Hatta onlardan önce kendimiz öğrenmeliyiz. Batının ve Rusların oryantal bakışıyla sadece kültüre indirgedigi bilgimizi yeniden yorumlayıp 21.yüzyıla adapte etmeliyiz. Sosyal hayatımızı Batının değerleriyle değil yokolmaya yüz tutmuş kendi degerlerimizle düzenlemeliyiz. Böylece varlığımızı kendi degerlerimizle anlamlandirip önce zihinlerimizi sonra da anavatanimizi ozgurlestirebiliriz.

 

Konu hakkında daha detaylı bilgi için yazıda bahsedilen makaleler:

A colonial experiment in cleansing: the Russian conquest of Western  Caucasus, 1856-65  (Irma Kreiten)

Between Exoticism, Geopolitics and Ignorance: The Search for a Post-Colonial Circassian History  (Irma Kreiten)

Epistemic Disobedience,  Independent Thought and  Decolonial Freedom (Walter  D.  Mignolo)

Global Coloniality and the Decolonial Option  (Walter  D.  Mignolo  ve  Madina V. Tlostanova)

Theorizing from the Borders  Shifting to Geo- and Body-Politics of  Knowledge  (Walter D. Mignolo  ve  Madina V. Tlostanova)

 

Yorumlar (1)
  1. ATA on said:

    Sömürgecilik aslında bir mülkiyet ilişkisi ve kültürün metalşaması olsa da aslında demek ki öne sürülen sistemler için fark yaratmıyor. Ancak mesele şu sanayi toplumundan doğan sömürgecilik yapısal bir sorun ise o zaman birinci olarak mülkiyet birikimine tabi sorunsaldır.O halde mülkiyet birikimi ne demek? İkinci olarak ise metalaşan kültür ise bunu belirleyen etken iktidarın aklileşmesi ve tekelleşmesi sorunu mu? Son sorun ise bilgi-iktidar ilişkisi tek doğru ortaya koyuyorsa bu sosyalizm için ters işleyen bir süreç mi? Düşüncenizi paylaştığınız ve şahsıma paylaşma izni verdiğiniz için teşekkür ederim. ( Not: Çerkes-Çeçen kişiliği çerçevesinde kültürel-antropolojik verilerle kişilik modeli kendini nasıl muhtar kıldı? Ama bence bunun çözümü öncelikli elbetteki kültürel ama sadece kültürel değil edinilen melekelerle ve bunun millet psikolojisi ile ve yaşanılan alanların özelliği ile de ilgili bir sorunsal bu sebeple Dünya örnekleri gibi değil özgün bir yeri var. )

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*