Bildiğim; şiddetin doğası ve tanımı gereği kontrolü en zor silahlardan biri olduğudur. Şeytanla dans etmek gibidir şiddet kullanmak.

Birgül Asena Hızal 24 Eylül 2013
ŞEYTANLA DANS

 

İsrailli askerlerin Filistinlilere uyguladığı şiddete ilişkin görüntülere alışığız. Şu günlerde bu askerlerin, Filistinlilere yardım malzemesi götürmekte olan Batılı diplomatlara saldırısını izliyoruz ekranlarda. Hem de müttefik sayılabileceklere karşı; gerçek, vahşi ve bilindik bir saldırı hali bu. Sonrasında, İsrail yetkilileri, ilk saldırıyı diplomatların yaptığını ifade eden bir açıklama yapmışlar. Bana oldukça tanıdık geldi bu ifade. Belki de çapulcuydu o diplomatlar da, o kadarını bilemiyorum. Bildiğim; şiddetin doğası ve tanımı gereği kontrolü en zor silahlardan biri olduğudur. Şeytanla dans etmek gibidir şiddet kullanmak. Rasyonel ve pragmatik olarak kullanmayı planlayan güçlerin elinde bile bir bakarsınız irrasyonelleşmiş. Bu nedenle sistemin kendisi ile, kullandığı yöntemlerin, ilişkisini kurmanın önemli olduğunu düşünürüm.

 

Demokrasinin de diktatörlüğün de yüzlerce tanımı var. Proleterya diktatörlüğü ya da burjuva demokrasisi gibi çelişik görünen tanımlamalar işi daha da renkli hale getiriyor. Devletin derini olduğu gibi demokrasinin de derini girdi artık literatüre. Tek bir gösterge üzerinden tanımlayamıyorsunuz sistemleri. Mesela; 1922 İtalya’sında Mussolini % 60’ ların üzerinde oyla, 1933 Almanya’ sında Hitler % 50’ye yakın oyla iktidara geldi. 80 anayasası zaten malum ezici bir ‘evet’ ile çıktı referandumdan. Bu anlamda; AKP’nin %50 oy çoğunluğu da demokrasi bahçesi haline getirmek zorunda değil ülkeyi. Şeytanla yaptığı dansı ve ideolojisini gözden kaçırmamak gerekir.

 

AKP iktidarının hayırlı olan ve olmayan icraatları var elbette. Doğayı ya da hayatın her hangi bir alanını siyah ve beyaz üzerinden anlamaya kalkışırsak işimiz zor. Hangi politik yapının hangi ‘güdü’ lerle hareket ettiğini çözümleyip gözden kaçırmadan, niyetler değil sonuçlar üzerinden üretebiliyor olmalıyız. Bunu Çerkes kimliğimizle yapabildiğimizde bizim için bir umut var demektir.

 

Gezi olayları ile birlikte ülkedeki politize olma sürecinin hızlandığını fark etmemek mümkün değil. Bu süreci AKP’ nin körüklediğini düşünüyorum. Çok net bir kutuplara ayırma politikası var ortada, belki biraz da kontrollü. Kontrollü çünkü kendi silahından çıkan kurşunla vurulmak da var. Okulların ve ligin başlaması neleri getiriyor görmeye başladık. Bu öyle bir kutuplaşma ki; olimpiyat oylamasında bile kendi ‘taraf’ ınıza göre davranıyorsunuz.

 

Kullanılan şiddet, kutuplaşmayı körüklüyor. Şiddetin şiddeti doğurması oyununa gelmeyecek yetkinlikte de olsanız ‘duran adam’ ları da getirseniz dünya muhalefet sahnesine, oyun kurucular bir çaresini buluyor şiddeti sürdürmenin. Peki kime yarıyor bu kutuplaşma? Gerçek şu ki; kutuplaşmanın bir ucu tüm çelişkilerine rağmen tek bir parti yani AKP etrafında yoğunlaşmış durumda. Diğer uç oldukça dağınık. Ancak bu kutuplaşmayı demokrasi mücadelesini yükselterek yumuşatacak olan üçüncü bir çizgi çeşitli alanlardaki çözümlerin önündeki engeli kaldırabilir gibi gözüküyor.

 

Sorunu olan, çözüm isteyen toplumsal kesimlerin de bu nedenle kutuplaşmayı değil demokrasiyi desteklemekten yana tavır almaları beklenir. Bu durumda, biz Çerkeslerin kurduğu örgüt, hareket, federasyon sayısının önlenemez artışı karşısında sormadan geçemiyorum; bu artış, toplumun bütünündeki kutuplaşmanın mı, demokrasinin mi iz düşümüdür?

 

Bu soruya verdiğimiz cevap ayrışmaları derinleştirmeyi gerektiriyor belki de. Çelişkiler derinleşmeden çözülmez ancak derinleşmedeki perspektif önemlidir. Demokrasi ve kimlik mücadelesi mi, kutuplaşma mı?

 

AKP’ nin yöntemleri bize de yarar getirir mi bilemem ama varoluşumuzun demokrasiden geçtiğini düşünüyorsak şapkayı değil ama şarhonu önümüze koyup düşünmekte yarar var.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*