Her geçen yıl önemliydi, 150. yıl da çok önemli Çerkesler için.

Yaşar Güven 09 Mart 2014
Türkiye’nin halleri ve Çerkeslerin 150. yılı

 

Bir takım olaylar oluyor ülkede. Önce çok net olmayan, belli – belirsiz bir durum diyelim. Medya ve yetkililer işliyor konuyu, kamuoyu bilgileniyor, yorumlara başlıyor. Son zamanlarda ise her daim yürütmenin başı yapıyor bunu. Hemen her olaya dair konuşuyor ve “budur” diyor. Sonra giderek netleşiyor her ne ise olan. Bilgi, belge ve yerine göre objektif uzman değerlendirmeleri ile ortaya seriliyor. Başbakanın anlattığı gibi değil olan – biten ama o bilgi – belgeye bakmaksızın tekrarlıyor ilk söylediklerini. Dediğine inanıyor ki kendisine destek verenler, bu oyun nicedir sürüp gidiyor. Gezi’den beri böyle. “Hem yazarım hem oynarım” durumu. Uluslararası ilişkilerde de öyle yapmaya çalışıyor ya olmuyor. Obama ile görüşmesi örneğin; Gülen’in ülkeyi karıştırdığını, iade edilmesi gerektiğini söylemiş, Obama da “mesaj alınmıştır” diye yanıtlamış. Ama öyle değilmiş. Artık yerseniz durumu.

 

Önce devletlerden devlet beğendik; Derin devlet, Paralel devlet.. Ve bunlar birer tane de değil. Normal devleti unuttuk. Sonra lobilerden lobi beğendik; Faiz lobisi, Uluslararası lobi, Kaos lobisi, Porno lobisi.. “Kedidir kedi” fıkrasındaki gibi, iktidar lehine olmayan herşeyin tarifi belli “lobidir lobi”.

 

Derdim AKP değil, demokrasi. Demokrasiden yana ise ve samimi ise – ki önemlidir samimiyet – neden eleştireyim? Tutumum iktidardan ve başbakandan, parti ve liderlerden bağımsızdır. Demokrasinin bugünden yarına inşa edilemeyeceğini, zamana yayılacağını, ancak bu ülkede 90 yıldır demokrasi yalanı ile uyutulduğumuzu, bu iktidarın da 90 yılın 11 yılından sorumlu olduğunu ve Gezi’den bu yana yaptıkları ile samimiyet testinden geçemediğini, katılımcı ve çoğulcu demokrasi yerine temsili demokrasi uyutmacasında ısrar eden ve bunu milli irade olarak sunan anlayışa her daim şüpheyle bakmak gerektiğini çok yazdım. Gezi’de olan bitenin yeni bir şey olduğunu, uzmanların anlamaya çalıştıklarını ifade ettiklerini, demokratik ve barışçıl bir tepki olarak yorumladıklarını; başbakan ve yılmaz destekçilerinin bunu görmeme konusunda ısrarcı, yanısıra ulusalcı vb. bilinen bir yerlere yamama derdinde olduklarını da.

 

Son zamanlarda bu ülkede yaşananlar hiç hoş değil. Tek sorumlu da mevcut iktidar.

 

Dört bakan ve oğullarına, aralarındaki konuşmalara bakın. İçişleri eski Bakanı’nın oğlu babasına diyor ki, “Evde para var, üç beş kuruş kalan param”. Ne kadarmış üç – beş kuruş, 1 trilyon lira civarı. Pes. O zaman montaj diyen olmadı, sadece yasa dışı dinleme ya da sızdırma dediler. Başbakan ve oğlu arasındaki konuşmalar ise montajmış. Bir yazar kadın (E. Şenlikoğlu) “kayıtlar doğru ise ne derdiniz?” sorusuna şöyle yanıt vermiş: “Başbakan o paraları zekat olarak almıştır, fakir fukaraya dağıtacaktır”. Vay be..! Buradan da ulvi bir şey çıkarmayı becerebilmek.. Evinde ayakkabı kutularından 4.5 milyon dolar çıkan banka müdürü de imam hatip okulu için bağıştan söz etmişti di mi? Hep hayır işleri. Böyle şeyler gizli – kapaklı yapılır zaten. Başbakan müdürü savunmuştu; “Devletten çıkmadı ise yolsuzluk sayılmaz”. Ve banka müdürü salınmıştı. Başbakanda özlü sözler çok; “Rüşvet; bir memurla bir sivilin iş tutmasıdır” da demişti. Böylece bir kerede 100 milyon lira bağış yapılan oğlunun vakfını da temize çıkarıyordu. Bağışlar hep müteahhitlerden ne tesadüf ise.

 

Çok sevdikleri ifadelerle; “Kendinden emin olan, namazından abdestinden şüphe etmeyen, bakan fezlekelerini hasıraltı etmez. Özellikle para hareketlerinde şeffaf davranır. Ses kayıtlarını uluslararası bilinirliği ve tanınırlığı olan bir kurumda analiz ettirir ve kamuoyu ile paylaşır”.

 

Sınır tanımazlık ve aymazlıklar her kademede var. Başbakanın örnek alındığı o kadar belli ki. THY başkanı bazı gazetecileri kurumu eleştirdikleri için uçaklarına almadıklarını söylüyor. Hep yasakçı, hep sansürcü zihniyet. Başbakan gazeteci arayıp “kaldır o alt yazıyı” komutu veriyor ve basın özgürlüğünün canına okuyorsa diğerleri ne yapmaz? Sabah – atv grubu için müteahhitlerden havuz oluşturuluyorsa, bizatihi başbakan ve eski bakanı üzerinden bu gerçekleşiyorsa daha ne demeli? Ve bir müteahhit bu iş için havuza aktardığı parayı milletten çıkaracağını üstelik o millete küfür eşliğinde ifade ediyorsa, bu yaklaşım soyulanın aslında kim olduğunun da itirafı değil mi?

 

Çözüm süreci bütün bu karmaşada önemli bir yerde. Olan – biten üç harfe özgürlük tanınmasının ötesinde sadece çatışmasızlıktır ve bu da Kürtlerin inisiyatifi ile sürüyor. Başbakan yasal düzenlemelerden ısrarla kaçınarak süreci kendisine bağlı bir durumda tutarak “benden sonra tufan” algısı yaratmakta ve belli bir kesim üzerinde bu taktik işe yaramaktadır. Tek yasal düzenleme, “MİT terör örgütü ile de görüşebilir” denilerek Oslo sürecinin sorgulanmasını engelleme girişimidir. Kürtlere önceden sözler verilmemiş olabilir ama demokratikleşme beklentisi ve en azından bu anlamda bir muhabbet olmadan da “tamam ateşkes” denmemiştir herhalde. Çatışmasızlık iradesini sürdürenin Kürtler olduğu unutulmadan olan – biten bütün çalma – çırpma işlerinde, anti – demokratik düzenlemelerde gözler kör, kulaklar sağır, diller lal olmasın, olmamalı!

 

Ve Çerkesler sürgünün 150. yılında. Önce, herhangi bir terör olayı olmadan Soçi Olimpiyat Oyunları’nın sonuçlandığına sevindiğimi ifade etmeliyim. Bu arada yukarıdaki özetten anlaşılacağı gibi Türkiye gündemi çok yoğun. Üstelik mahalli seçimler var mart ayında. Sonrasında bu yıl cumhurbaşkanlığı ve 2015 yılında genel seçimler. Belki son iki seçim birleştirilecek ve genel seçimler öne alınacak dedikoduları da var. Bu gündem yoğunluğunda Çerkeslerin 150. yılı gündeme girer mi, nasıl – ne kadar girer, göreceğiz birlikte.

 

Soykırım topraklarında yapılan oyunlara katılan başbakanın ağzından tek bir Çerkes sözcüğü çıkmadı. Bırakın katılmamayı, ciddi bir tepki vermeyi, gönülleri okşamak adına bile bir cümle kurmadı. Yok hükmünde Çerkesler onun gözünde. İktidara destek veren, iklime uygun dönemsel pozisyon alan Çerkesler bu durumu dikkate alacaktır umarım.

 

Çerkesler aslında birbirinin içinde olan iki ayaklı bir kimlik mücadelesi vermek durumunda. XIX. yy’a dair adalet – ki burada muhatap RF – ve Türkiye’ye dair demokrasi daha fazla demokrasi talebi ve mücadelesi. Diaspora genelinde ortaklaşabilecek bir durum da söz konusu aslında. Özellikle adalet arayışında. Diğer yandan RF’nin genel baskıcı tutumunun Kafkasya özelinde daha bir acımasızlığını ve AİHM’de ilk sırayı teslim etme niyetinde olmadığını bilerek diaspora – anavatan ilişkilerinde ve dayanışmasında mesafe alınması da gerekmekte. Bu durumda RF için de daha fazla demokrasi demek kaçınılmaz oluyor.

 

Her geçen yıl önemliydi, 150. yıl da çok önemli Çerkesler için.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*