fotoğraf
XVI. YÜZYILIN İKİNCİ YARISINDA OSMANLI ÇERKEZİSTANI (III)
21:16 31 Mayıs 2016

(Önceki bölümden devam)

1565 yılında toprağa dayalı düzenli vergilerini ödeyen Taman’lı reaya Çerkeslerin hayvanları, “darül harb” topraklarındaki bazı Çerkes beyleri ve atlıları tarafından zorla çekilip götürülmüştü. Çerkes raiyyet, hayvanlarını geri almayı talep ettiğinde ise kendilerinden vergi niteliğinde bir ödeme yapmaları istenmişti. Kefe beyi duruma müdahale ederek, hayvanları götüren beylere adam gönderip reayanın bu şekilde rencide edilmemesini tembih etmiş ancak bu uyarıyı Çerkes beyleri ciddiye almamıştı. Durum İstanbul’a bildirildiğinde, Kefe Beyinden bu tür saldırılarda bulunanların haklarından gelmesi ve buna benzer girişimlere karşı her zaman hazırlıklı olması istenmişti.[1] XVI. yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti’nin Taman’daki Çerkeslere tam olarak hakim olabildiğini ve vergi meselesini çözebildiğini söylemek güçtür. 17. yüzyılın ortalarına gelindiğinde dahi Evliya Çelebi “Taman kazası içindeki Kızıltaş Kalesinde yaşayan Çerkeslerin, ancak ‘harbe ucuyla’[2] devlete vergi vermekte” olduklarını söylemekteydi.[3]

Vergi konusunda olduğu gibi Osmanlı adalet sisteminin de pratikte Çerkesler arasında işlerlik kazanması, Çerkeslerin Osmanlı kanunlarına göre yargılanması her zaman mümkün olamıyordu. Osmanlı tebaası olan Çerkesler, teorik olarak İslam hükümetinin tüm yasalarını kabul ederek Osmanlı tabiiyetine girmiş gayrimüslim vatandaşlar sayıldığından zimmî statüsünde idiler. Bu statüye bağlı olarak, başta kamuyu ilgilendirir konular olmak üzere, kendi aralarındaki çatışmalara varıncaya kadar herhangi bir ihtilaf durumunda davalarını şer’i hükümlere göre kadı huzurunda çözmek zorundaydılar.

Ne var ki, Çerkesler kendi aralarında çatıştıkları zaman, mahkemeye çıkmak yerine yine “darül harb” olan Çerkes topraklarına kaçıyorlar, oradaki akraba ve yakınlarına sığındıkları vakit ele geçirilmeleri mümkün olmuyordu. Osmanlı devleti, kaçakları geri istediği zaman akrabaları, kaçakları vermeyi reddediyorlardı. Hatta bu kaçaklar akrabalarını da yanlarına alarak, hasımlarıyla savaşmak için tekrar adaya dönüyor ve adada asayiş problemleri çıkarıyorlardı. 1565 yılında bu hâl üzere İstanbul’dan Kefe Beyine gönderilen emirnamede bu şekilde huzuru bozan kaçakların kadı huzuruna getirilip “emr-i şer” ne ise ona göre yargılanmaları istenmekteydi.[4]

Sadece bu belgeye bakarak Çerkeslerin Osmanlı yasalarına göre yargılanmak istemedikleri sonucunu çıkarabilirdik ancak tersi durumlar da söz konusu olabilmekte idi. Kendi aralarındaki davaları geleneksel feodal hukuklarına göre çözemeyen Çerkesler, Şer’i mahkemeye başvurmayı tercih edebiliyorlardı. Bu duruma örnek teşkil edebilecek, aynı zamanda Çerkezistan’daki karışık güç ilişkileriyle ilgili ufak da olsa bir fikir verebilecek ilgi çekici iki örnek üzerinde durabiliriz.

1567 yılında Kefe Beyi ve Taman Kadısına merkezden gönderilen namede Soğucak Beyinin varislerinin şeriata göre çözümlenmesi istenen davalarındaki ihtilafın içeriği şöyledir:

Zimmî olan Soğucak Bey’i Kamtuk ve kardeşi Mahmud vefat etmiştir. Bunlardan ilk vefat eden Kamtuk’un oğulları,Natıhon, Kastok, Tarrin ve Kelokmiras kalan yerleri, üzerindeki reaya ile birlikte tasarruf etmektedir. Ancak ölmüş olan Mahmud’un hayattaki oğulları bu topraktan ve reayadan bize de hisse gerektir diye olaya dahil olmuş, nizah çıkarmışlardır.

Meseleyi kendi aralarında halledemeyen davalılar bu sorunu İstanbul’a bildirmişlerdi. İstanbul’dan Kefe Bey’i ve Taman Kadısına gönderilen buyruldu şu şekildedir:

“Şayet dava yukarıda anlatıldığı gibiyse ve bu zimmiler bu yerler ve reaya ile ilgili olagelen uygulamaya muhalif bir şekilde mirası paylaşalım diye şeriata, kanuna aykırı nizah ederlerse, bunları def edin, kanuna aykırı kimseye iş ettirmeyin, etmek isteyen olursa, emre karşı gelen olursa yazıp bildirin.”[5]

Çerkes beyleri arasındaki bu tip miras problemleri, küçük kardeşin veya zayıf tarafın toprağı terk etmesiyle sonuçlanabildiği gibi aile içerisinde kanlı çatışmalara da dönüşebilirdi. Kabardey beyleri arasında sıkça görüldüğü üzere bu çatışmalarda hizipler, dışarıdan müttefikler bulurlar, o zaman da miras meselesi tüm bölgeyi saran kanlı bir iç savaşa dönüşürdü. Burada ilgi çekici olan, beyliğe ait toprak ile üzerindeki reayanın kime ait olduğu, dolayısıyla beyliğin kime ait olduğunun şer’i hükümlere göre Osmanlı Devleti tarafından belirlenmesidir.

Diğer örneğimizi yine Çerkesler açısından ilginç kılan şey ise sıradan bir kan davasında gözlemlenen karmaşık hukuk ve iktidar ilişkileridir. Temürgüy Oğlanlarından Kırım Hanlığı’nda sakin olan Kazuk ve Çoksuk ve Satuk ve Kayatuk diğer bazı kişilerle birlikte Kırım Hanlığı’na tabi olan Ramazan’ın iki kardeşini ve babasını katletmiştir. Ramazan kan diyeti istediğinde katiller suçlarını itiraf ederek, beylerinin huzurunda “adet-i Çerakise” üzerine diyetlerine razı olmuşlar ancak diyetlerini Ramazan’a ödememişlerdi. Bunun üzerine de Ramazan, doğrudan Osmanlı Devleti’ne, İstanbul’a başvurmuştu.

4 Kasım 1579 tarihli belgeye göre, mesele ile ilgili olarak merkezden Kırım Hanı’na şöyle buyruluyordu:

Gerektir ki, adı geçen kişiler her nerde ise, şer’-ile bulundurulması lazım olanları buldurup, meydana çıkarıp davacı ile yüzleştirilerek kadı huzurunda hakkın yerini bulması sağlanmalıdır.”[6]

Davacı Ramazan aslında hukuken Osmanlı tebaası değildir. Davalı Çerkesler ile birlikte Kırım Hanlığı’na ait topraklarda yaşamaktadır. Buna rağmen Ramazan, davasının çözümü için Kırım Hanlığı yerine önce Çerkes beylerine başvurmuş, Çerkes adetlerine göre kan pahası belirlenmiştir. Ancak kan pahası ödenmeyince, Ramazan yine Kırım Hanlığına başvurmayıp, bir nevi en üst merci olarak gördüğü İstanbul’a başvuru yapmıştır. Sonuç olarak Osmanlı hükümeti de kendi sınırları dışındaki meseleye dâhil olmuş, hukuksal olarak özerk bir memlekette yaşayan Çerkeslerin, Osmanlı yasalarıyla yargılanmasını istemiştir.

Taman’daki Osmanlı hukuk sisteminin etkin işlediğine ve tüm mahkeme kararlarının Çerkesler arasında uygulanabilir olduğuna dair elimizde ulaşabildiğimiz örnek yok. Buna karşın Jane Beyi’nin İstanbul’a gönderdiği şikâyet mektubu, 1571’de sistemin aksaklıklarını göstermesi açısından bir örnek teşkil edebilir.

Mektuba göre, Taman kadısı olan Mevlana Mehmed bin Fethullah, reayaya, şeriata aykırı bir şekilde zulmetmektedir. İbrahim adlı kimsenin Rus esirini alıkoyup talep ettiğinde geri vermeyip, mahkemeye gelmeyip, nice fukaranın hakkını yiyerek kadılığı bırakıp firar etmekte, kadıların topladığı nüzul akçesini miriye vermeyip kayıp ettiğini söylemektedir. Taman mukataalarını iltizam olarak kiralayan Sefer ve İskender’in kira bedellerini toplamasına engel olup, miriye ait olan malı kendisine alıp gasp etmiştir. O yılın vergilerinin toplanmasına engel olmak suretiyle devleti 300 bin Kefevi[7] akçesi kadar zarar ettirmiştir. Kendisine yapılan uyarıları kulak ardı edip, adada meskûn olan Çerkeslerin aralarından bazılarını kendi tarafına çekmek için bazısından esir ve silah alıp, bazısını hapseyleyip, dâhil olmaması gereken hususlara dâhil olmaktadır. Küçük şeylere oldukça sinirlenip, adada Cuma namazını kıldırmayıp, Çerkes beylerinden bazısından evli esir alıp ve sicilden evrak kesip kazaya gelen tüccar gemilerinden yük indirip yükleyebilmeleri için zorla 15’er florin almakla zulmettiği ve zulmünün nihayeti olmadığını, durumunun incelenmesi gerektiğini, Jane Bey’i İstanbul’a yazmaktadır.  İstanbul ise, bu mektup üzerine öncelikle kadıyı görevden almış ardından da soruşturma başlatmıştır.[8]

Osmanlı Devleti ile Çerkezistan sınırları boyunca belki de Osmanlı sisteminde en katı kurallarla işletilen kurum gümrük idi. Osmanlı Devleti’nin gözünde bu küçük adayı değerli kılan şey Çerkes coğrafyasından buraya akan köle ticaretiydi. Kıyılardaki örgütlenmesini bu kârlı ticaretin devamlılığına göre şekillendirmiş olan Osmanlı Devleti, Çerkezistan sınırına kendi lehine olacak şekilde kalın gümrük duvarları örmüştü. Diyelim ki Kerç’ten bir öküz satın alıp Taman veya Azak kazalarından birine götüren bir tüccar, Osmanlı devletine gümrük vergisi olarak 15 Kefevi akçesi ödemek durumundaydı. Şayet bu öküz Çerkes vilayetine götürülecek ise tüccarın, her bir öküz için 15 kefevi akçesi üzerine, haraç olarak 100 Kefevi akçesi daha ödemesi gerekmekteydi. Çerkes vilayetine geçirilen bir Tatar atı için ise 15 Kefevi akçesi ile beraber devlete 800 akçe haraç vermek gerekmekteydi.[9] Bir tüccar Çerkes vilayetinden getirilen bir esiri, gemi ile Kerç’e götürürse, gümrükte 54 Kefevi akçesi ödemesi gerekirdi. Ancak diyelim ki 1540-1543 yılları arasında:

“Çerkesten bir esir olsa, esirin akrabalarından bir kimse zikr olunan esiri Kefe’de Kerş’de bulsa, almak istese, sahibi esir-i kitabete gidüp bedel-i kitabeti aldıktan sonra ol halâs esir gelip Taman’dan vatanına gitse kavus? (resmi kavus denilen bir vergi) deyu alandan 400 akçe alınır” idi.[10]

Görüldüğü üzere herhangi bir Çerkes, esir edilen bir yakınını Osmanlı pazarlarından satın alıp tekrar Çerkes topraklarına götürmek istese satın alma bedelinin dışında Osmanlı Gümrüğüne 400 Kefevi akçesi ödemek zorundaydı.

Bu veriler, Taman adasındaki XVI. yüzyıl Osmanlı örgütlülüğü hakkında bize bir kesit sunmaktadır. Salt bu verilere bakarak Osmanlı Devletinin XVI. yüzyılda tüm Çerkezistan’da mutlak ya da oldukça sınırlı bir hakimiyetinin olduğu gibi bir genellemeye varamayız. Osmanlı Devleti’nin Çerkezistan’daki varlığını tam olarak anlayabilmek, Çerkezistan üzerine olan dönemin tüm belgelerini inceleyerek ve bu yüzyıldaki diğer Osmanlı sınır boylarındaki örgütlülükle karşılaştırılarak mümkün hale gelebilir. Bu yazının amaçladığı şey de bu anlama çabasına küçük bir girizgâh oluşturabilmekti.

[1] DAGM 5. Mühimme Defteri (973/ 1573–1576) Özet-Transkripsiyon ve İndeks, Ankara, 1994, s. 564.

[2] Silah zoruyla anlamında

[3] Evliya Çelebi, Seyahatnamesi: 7. Kitap 2. Cilt, İstanbul, 2011, s. 603.

[4] DAGM 6. Mühimme Defteri(972/ 1564-1565) Özet-Transkripsiyon ve İndeks I , Ankara, 1995, s. 440-441.

[5] DAGM 7. Mühimme Defteri (975-976 / 1567-1569) Özet-Transkripsiyon ve İndeks II, Ankara, 1999,  s. 147-148.

[6] XL Mühimme defteri ( Aktaran, Fahrettin Kirzioğlu, Osmanlılar’ın Kafkas Ellerini Fethi (1451-1590), Ankara, 1976, s. 439.)

[7] Kefe şehrinin kendine ait Kefevi Akçesi adı altında bir para birimi bulunmaktaydı

[8] DAGM 12. Mühimme Defteri (978-979 / 1570-1572) Özet-Transkripsiyon ve İndeks I, Ankara1996, s,124.

[9] Yücel Öztürk, Osmanlı Hakimiyetinde Kefe (1475-1600), Ankara, 2000, s. 298.

[10] Fahrettin Kirzioğlu, Osmanlılar’ın Kafkas Elleri’ni Fethi, Ankara, 1993, s. 71.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*