İnsanlar bilgi amaçlı platformlar yardımıyla bu meseleye dair bilgi sahibi olabilecekken sinema ise başka bir dil konuşur. İnsanların yaşadıkları trajedileri istatistiki tarihi bilgiler olarak değil, kendi anlam dünyalarına kendi tecrübeleriyle dahil edebilecekleri sanatsal argümanlar olacak şekilde ifade edebilir.

Fehmi Koban 17 Ekim 2014
The Search (2014): Trajedinin adı Çeçenistan

 

The Search ilk defa Fred Zinnemann tarafından bir kitap uyarlaması olarak 1948 yılında çekilen filmin yeni versiyonu. Zinneman’ın hikayesi savaş sonrası Berlin’de bir Amerikan askerinin kaybolan bir çocuğun annesini bulmasına yardım etmesi üzerinden savaş ortamının yarattığı kaos ve bundan etkilenen insanların yaşadıkları trajediyi anlatıyordu. Filmden oldukça etkilendiğini ifade eden Fransız yönetmen Michel Hazanavicius, bazı özel durumlar dışında dokunanın elini yakan meselelerden olan Çeçen Soykırımı’nı gündemine alarak riskli bir işe soyundu. 2011 yılında The Artist filmiyle kazandığı Oscar ödülleri ve bunun getirdiği prestiji de arkasına alarak siyasi çevreler ile birlikte sinema çevrelerinin de değinmeye çekindiği, unuttuğu, hatta üzerinin örtülmesine katkıda bulunduğu Çeçen meselesini, yeni filmi The Search’ün merkezine yerleştirdi. Filmde, anne ve babasını işgalci Rus askerlerinin işkenceleriyle kaybeden ve henüz bir kaç aylık kardeşi ile kalakalmış 9.5 yaşındaki Çeçen bir çocuğun savaştan kaçışını ve buna paralel olarak bir Rus gencinin ordu tarafından şiddet bağımlısı bir psikopata dönüştürülmesi sürecini bağlantılı olarak izliyoruz.

 

Sovyet Rusya’nın çözülmesiyle birlikte bağımsızlığını ilan eden Çeçen-İnguş Cumhuriyeti ile işgalci Rus güçleri arasında yaşanan Rusya’nın Çeçenistanın bağısızlığını tanımasıyla sonuçlanan 1. Çeçen savaşından 3 yıl sonra, yine bir bahane ile Çeçenistana giren Rus ordusu eşine az rastlanır katliamlar ve zulümlerle bir çok insanlık dramının yaşanmasına sebep oldu. Hazanavicius’un The Search’ü bu dramlardan bir tanesinin üzerine eğiliyor.

 

Bir Rus askeri ölen bir başka Rus askerinin üzerinden ganimet olarak aldığı kamera ile çekim yapmaya başlar. Bir kış sabahı, soğuk bir görsellikle hayvan leşleri, yıkık dökük halde yanan evleri görüntüye alırken bir yandan da “dünyanın en boktan yerine, Çeçenistan’a hoş geldiniz” der. Hemen öncesinde bir çatışma olduğu bellidir. Artık bir harabeye dönüşmüş köy Rus askerlerinin kontrolündedir. Bu askerler kaçamayan yerli halka ‘sorgulama’ adı altında zulm etmektedir. Bu zulümden nasibini alanlar içerisinde Hadjı’nın (Abdul Khalim Mamutsiev) anne babası ile ablası da vardır. Anne ve babasını öldüren ve ablasına da tecavüz eden bu askerlerin yaptıklarını hem kamera kaydeder hem de camın arkasından kucağında henüz bebek olan kardeşiyle olanları izleyen Hadjı.

 

 

Hadjı küçük kardeşini sarıp sarmalar ve düşer yollara. Uzun süre yürür. Nihayetinde kardeşine daha fazla bakamayacaktır ve onu bir yere bırakmalıdır. İçerdeki seslerden bir Çeçen’in olduğuna emin olduğu evin avlusuna bebeği bırakır ve kapıyı çalarak kaçar. Yalnız başına yoluna devam eder. Yolda onu araçlarına alan bir Çeçen aile ile birlikte İnguşetya’da Kızılhaç örgütünün sığınma evine gelir. Burada öksüz çocuklara sahip çıkılmaktadır. Koridorda beklerken gördüğü askerlerden korkar ve oradan da kaçar. Bu kaçış hikayenin geri kalanında Hadjı’ya eşlik edecek olan Carole (Bérénice Bejo) ile tanışmasına ve onunla birlikte yaşamaya başlamasına vesile olur. Carole BM insan kaynakları departmanında çalışan bir personeldir. Savaşa dair tanıklıkları dinlemekte ve bu içerikte raporlar sunmaktadır. Her ne yaparsa yapsın kimsenin dikkatini çekmeyi başaramamakta, kimseyi harekete geçirememektedir. Tüm çabaları uluslar arası siyasi hesaplara takılıp etkisizleşmektedir.

 

Carole ile Hadjı’nın yanında film, bir bölünmüşlük olmayıp aksine filmi zenginleştiren ve daha anlamlı hale gelmesine katkı sağlayan ikinci bir hikayeyi de barındırıyor. Henüz 19 yaşındaki Rus genci Kolia’nın (Maksim Emelyanov) uyuşturucu kullanımından dolayı hapse girmemek için orduya katılmayı kabul etmesine ve burada günbegün insanlıktan çıkmasına şahit oluyoruz. Üstlerinden gördüğü bedensel ve zihinsel işkenceler, çatışmada ölen askerleri taşıyan helikopterlerden alıp paketleyerek evlerine gönderdiği cesetler, katıldığı katliam gibi saldırılar zamanla bir robota dönüşmesine sebep oluyor. Hadjı’nın yaşadığı gibi bir dram da karşı taraftan izliyoruz. Yönetmenin aksi yönde bir çaba içerisinde olduğunu söylemesine ragmen Kolia’nın hikayesi Stenley Kübrick’in 1987 yapımı kült savaş filmi ‘Full Metal Jacket’ı anımsatıyor.

 

Filmin başından itibaren Kolia ve Hadjı’nın hikayesine odaklanıyor olsak da bir noktadan sonra Carole hikayenin eksenini belirleyen ana karaktere dönüşüyor. Hadjı’nın konuşmaması ikilinin iletişimini zorlaştırıyor. Bunun yanında farklı kültür ve inançlara sahip olmaları da aynı evi paylaşmalarına ragmen aralarında sessiz bir çatışma meydana getiriyor. Noel gecesi ‘Bee Gees’ eşliğinde dans eden Carole’e Hadjı’nın sert çıkması, evde yalnız kaldığında ise aynı müzik eşliğinde Çeçen dansı figürleri yapması bu çatışmanın çocuksu ve naif bir ifadesi olduğu gibi filmin en akıllarda kalan sahnesidir de aynı zamanda. Tavırları, jest ve mimikleri ile Hadjı karakterine hayat veren küçük Abdul Khalim’in oyunculuk yeteneğini de vurgulamak gerek. Yönetmen anlatımıyla uzun süre Hadjı’nın yaşadığı ağır travmadan kaynaklanan olumsuz tavrını ne zaman değitireceği, sessizliğini ne zaman bozacağı sorularını sordurarak güçlü bir merak unsuru yaratmış, seyircinin hikayeye ilgisini dinç tutmasını becermiş görünüyor.

 

Hadjı’nın kaçışından hemen sonra tecavüz ve işkencelerden canlı kurtulan ve eve döndüğünde kardeşlerini bulamayan ablası Raissa (Zukhra Duishvili) onları aramak için yola çıkmıştır. Yolu Kızılhaç’ın İnguşetya’daki sığınma evine düşer. Burada bir süre kalan Raissa tesadüf eseri küçük kardeşine ulaşır ve yanına alır. Hadjı’nın ablasını bulması Carole ile ilişkilerinin gelişmesi ve Carole’ün onu evlatlık almak istediğine karar vermesi ile aynı zamana rastlar. Tevafuktur ki; buluşmaları da…

 

Spoiler’ı pek önemsemeyen biri olarak sinematografisinden ziyade ilk etapta içeriğinin siyasal ve tarihsel açıdan ilgimi çekmesi dolayısıyla filme gitmeden fikirlerini önemsediğim bazı sinemacıların film hakkında görüşlerine göz atmıştım. Yanında Cannes Film Festivali’nde gösterimi sonrası yapılan tartışmalara ve bu tartışmalardan çıkan eğilimi mutlak doğru kabul eden ülkemiz özenti sinemacılarından bazılarının eleştirilerine de denk gelmiştim. Filmi izledikten sonra daha önce de tecrübe ettiğim bir duyguyu hatırladım; onlarla aynı filme gitmemiştik. Cannes’da büyük yönetmenlerin de dahil olduğu geniş bir kitle filmi yerden yere vuruyordu. Bunu duyan uydum akıllı sinema eleştirmenlerimiz de boş durmayıp Hazanavicius’a bel altı çakmayı bir şey sanarak sıralarını savıyorlardı.

 

Öne çıkan eleştiri filmin büyük bir iddiasının olmasına karşın anlattığı meseleye gereğince temas edememesi şeklinde. Bu temastan kasıt ise Çeçen meselesinin siyasi-tarihi boyutuna ayrıntılarıyla değinilmemiş olması. Hazanavicius çok yoğun bir ‘Rus-Çeçen Savaşları’ okuması yapmamış olabilir, nitelikli siyasi-tarihi bir anlatım yapabilmek için yeterli birikimi de olmayabilir -ki bence bunun da bilincinde ve reddetmiyor- ancak İnsanlar bilgi amaçlı platformlar yardımıyla bu meseleye dair bilgi sahibi olabilecekken sinema ise başka bir dil konuşur. İnsanların yaşadıkları trajedileri istatistiki tarihi bilgiler olarak değil, kendi anlam dünyalarına kendi tecrübeleriyle dahil edebilecekleri sanatsal argümanlar olacak şekilde ifade edebilir. Hazanavicius’un ‘The Search’ü bunu başarıyor.

 

Hikayenin genelinde Rus hükümetinin meseleye yaklaşımını da sert bir dille eleştiriyor yönetmen. Psikopat Rus askerlerinin sivil halka yönelik fütursuzca müdahaleleri ve izandan yoksun ‘sorgulamaları’, amaçsızca cinayet işlemeleri ve bundan zevk alıyor olmaları, üstlerinin de onlara bu yönde telkinlerde bulunmaları Rus hükümetinin Çeçenistan politikasının ne kadar kontrolsüz ve insanlık dışı olduğunu anlatıyor. Konuya vakıf olanlarca kolaylıkla filmde şovenist bir yaklaşım sergilenmediği algılanabilmektedir. Dramatik hikayeler trajedileştirilip duygu sömürüsü üzerinden prim yapılmıyor, aksine yaşanmış trajediler olanca gerçekliğiyle ekrana taşınıyor. Carole’ün savaşın tanıklarını en ince ayrıntısına kadar, cümleleri tükenene dek ilgiyle dinlemesi, yaşananların insan doğasını, insani duyguları esas alarak gerçekçi bir perspektifle anlatıldığını gösteriyor. Aynı zamanda Raphael Glucksmann’ın yönettiği ‘Rwanda: History of a Genocide’ belgeselinin ortak yapımcısı ve senaristi olan Hazanavicius bir röportajında Çeçen meselesiyle bu süreçte tanıştığını, Çeçenya’da ölen yüzbinlerce insana rağmen uluslararası bir kayıtsızlık durumu yaşandığını ifade etmişti. The Search’de anlattıkları temelde bu hassasiyetten kaynaklanmış olmalı. Burada bir samimiyet testi yapmak da ne biz seyircilerin, ne de konuya yönetmen kadar hayatının herhangi bir döneminde ilgi göstermemiş sinemacıların hakkı değildir.

 

 

Hatırlamakta yarar var; her ne kadar bir sanat eserinin her sanatseverin kendi anlam dünyasındaki görüntüsü farklılık arz etse de teknik olarak bu eser hakkında yoruma açık olmayacak bazı tespitlerin yapılabiliyor olması gereklidir. Bunlar hem içeriğe hem sinematografiye hem de yönetmenin/senaristin bakış açısına dair temel argümanlardır. The Search’e olan eleştirel yaklaşımın bu düsturla ilgi yoktur. Eleştirmenliğin donanımsız ve objektiflikten bu denli uzak hali akıllara Bernard Shaw’ın şu sözünü getiriyor: “sinemayı yapabilen yapar, yapamayan eleştirmen olur.”

 

Kızılhaç sığınma evi sorumlusu Helen’in (Annette Bening) Raissa’ya İngilizceyi nasıl bu kadar iyi konuştuğunu sorduğu sahnede Raissa’nın verdiği ‘hep Amerikaya gitmek istemiştim’ cevabı gibi yer yer sırıtan, bağlamdan kopuk ve kendi içinde tutarsız bazı dialoglarına, Carole’ün Çeçence’den başka dil bilmeyen ve onu da konuşmayan Hadjı’yla sürekli Fransızca anlaşmaya çalışmasına, filmi sürüklemesi gereken Bejo’nun oyunculuğundaki aksaklıklara ve yönetmenin senaryoyu oluştururken bunlara sebebiyet veren dominant karakterine yönelik haklı eleştiriler getirmek mümkün. Buna rağmen The Search özne ve fiilini doğru seçtiği ve büyük kurduğu cümleyi dilbilgisi hatalarına rağmen anlatım bozukluğuna düşmeden söylemeyi başarıyor.

 

The Search Michel Hazanavicius’ün daha önceki çalışmalarında olduğu gibi ironik veya imgesel bir dil kullanmak yerine konunun hassasiyetine ve uluslararası toplumdaki umursamazlığına binaen gerçekçi bir anlatıma başvurduğu nadir filmi olması dolayısıyla farklı bir yerde duruyor. 2011 yılında The Artist filmiyle kazandığı 5 Oscarla kariyerinin zirvesine çıkan, ‘en iyi yönetmen’ ödülü ile övgülere mazhar olan yönetmenin, daha vizyona girmeden tartışmalar yaratan ve yoğun eleştirilerle karşılaşan filmi, önümüzdeki dönemde de çok konuşulacağa benziyor.

 

Fehmi Koban

 

Fragman :  

 

Film Afiş: 

 

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*