“Tevekkül” ülkesinden direniş havzasına
18:48 23 Ağustos 2014

Tahrir Meydanı’nda giderek artan kalabalığa bakarak coşkuyla dolmuştuk, biraz da kıskançlıkla. Mısırlılar, her biri kendi sebebini yanına alıp sokaklara çıkmış ve “isyan”daydı. Akabinde isyan ateşi, Arap Birliği üyesi yirmi beş ülkeden yirmisinde harıl harıl yanmaya başladı. Hâlâ da sönmüş değil; bazen devrim yapanların elinde kaldı, bazen de çalındı. Ve ne yazık ki, Tahrir Meydanı’nın heyecanı şu anda, Ezidi bebeklerin susuzluktan ölmesi, Arap kadınlarının üç kuruşa satılması, yüzbinlerce sivilin katledilmesi gibi korkunç ve savaş suçu haline dönüştü. Ama Ortadoğu, yakında durulacak gibi de değil. Çünkü Ortadoğu’da dengeler, bırakın günleri, saatlerle değişiyor. Anlamak gitgide zorlaşıyor. Şu anda hem ateş, hem kül, hem ölüm hem de her şeye rağmen umut altındaki Ortadoğu’nun insanlığa anlatacağı çok şey var. Ama öncesinde neyin ne olduğunu iyice de bilmek gerek. Televizyonlarda koca ağızlarıyla ahkam kesen göbekten bağlı uzmanlardan sıtkınız sıyrılmadı mı?

O zaman İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi hocalarından Y. Doğan Çetinkaya’nın derlediği Ortadoğu: Direniş, Devrim, Emperyalizm kitabına bakın deriz. Çetinkaya, Mete Çubukçu, James L. Gelvin, Hazem Kandil, Farhad Khosrokhavar ve Yüksel Taşkın, durumu daha net görmenizi sağlayacak. En azından Türkiye’nin de parmağı olan yüzbinlerce ölünün anısına bir parça saygı duruşunda bulunabilmek için bile şart bu… Y. Doğan Çetinkaya ile Ortadoğu’yu konuştuk…

“Arap Baharı” başladığında herkes çok heyecanlanmıştı. “Yıllardır tevvekülle sabreden insanlar”ın isyanına çok şaşırmıştı. Herkesi hayrete düşüren direnişlerin arkasında neler vardı?

Ortadoğu veya Arap halkları söz konusu olduğunda ikili bir tavır var “oryantalist” bakış açısında, ki bu Ortadoğu’da ciddi bir karşı-devrimci dalgayı gözlemlediğimiz günümüzde de çok yaygın. Bunlarda ilki bu bölgede insanların ister iklimden ister kültürel hasletlerinden dolayı, isterse İslam dininden kaynaklı miskin bir halde yaşadıklarını varsayar. Yani toplumsal ve politik şartlardan bağımsız olarak bu bölgede insanların kültürel özellikleri dolayısıyla boyun eğdiklerini, başkaldırmadıkları düşünülür. İsyan ettiklerinde ise yine benzer sebeplerle irrasyonel, ne yaptığını bilmez, şiddete meyyal, insanlık durumunu kaybeden varlıklar olarak görülürler. Bu ikili bakış açısını kitabın başında da çokça vurguluyorum zira Ortadoğu’yu anlamak için ilk önce işin ABC’sinden başlamak iktiza ediyor. Çünkü Ortadoğu, Türkiye’ye coğrafi yakınlığının aksine oldukça uzak bir bölge. Öyle ki çok farklı politik akımlardan (İslamcılardan solculara) şahsiyetlerin bölge hakkındaki cehaletleri beni hâlâ şaşırtmaya devam ediyor. Ancak Türkiye’nin bir parçası olduğu bu bölgenin tarihi, politik-kültürel-toplumsal özellikleri hakkında bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunması ve daha da ötesinde kelam edilmesi beni sorduğunuz sorunun cevabını daha etraflıca vermeye itti ve işte sonuç itibarıyla bu kitap ortaya çıktı. Çünkü Ortadoğu’nun temel dinamikleri hakkında bilgi sahibi değilseniz, otoriter rejimler ve onların ezdiği insan denizi dışında bir şey görmezsiniz. Oysa her toplumun bir tarihi ve özellikle de sınıfsal yapılar, dinamikleri var. Ortadoğu bölgesi (dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi) bu tür isyanların yabancısı değildi açıkçası. “Arap Baharı” olarak adlandırılan olaylardan hemen öncesinde de çok ciddi toplumsal hareketlerden, eylemlerden sıklıkla bahsediliyordu. Tabii görmek ve duymak isteyene. İnsanları şaşırtan “tevekkül” ve “isyan eden mahluk” dışında bütün küreyi etkileyen, coşkulu, şenlikli bir ayaklanma dalgasının ortaya çıkması ve kendisini çok zengin bir şekilde ifade etmesiydi. Bundan dolayı Arap ayaklanmaları eylem biçimleriyle, işgalleriyle, duvar resimleri ve kültürel temsilleriyle dünyanın son on yıllık sürecine önemli bir damga vurdu. Mübareklerin, Kaddafilerin coğrafyasının insanlarından beklenmeyen şeylerdi bunlar.

Dediğiniz gibi Ortadoğu’da bir direniş kültürü vardı ama monarşi ya da diktayla yönetilen ve sizin deyişinizle “sürekli baskı altında tutulan Ortadoğu halklarının” isyanı daha mı şiddetli oldu ki savaşlar da bu kadar ağır yaşanıyor?

Aslına bakılırsa Ortadoğu’da yaşanan ayaklanmaların çok şiddet içeren isyanlar olduklarını söylemek mümkün değil. En azında ilk safhaları için. Özellikle 1970’lerin ikinci yarısında başlayan ve 1980’lerin sonuna kadar devam eden “ekmek isyanları” ile karşılaştırıldığında aşırı barışçıl bir karaktere sahip oldukları da iddia edilebilir. Sizin sorunuzda ima ettiğiniz ve bugün çokça tartıştığımız şiddet olgusu ve savaşlar aslında “Büyük Güçler”in, emperyalistlerin ve karşı-devrimci güçlerin atağa geçmelerinin akabinde ortaya çıktı. Savaşların bugün bu kadar ağır yaşanması ve bunun bu şekilde sürecek olmasının nedeni isyanın politik bir alternatifini yaratamamış olması halihazırda. Yani isyanın ilk ortaya çıkışındaki toplumsal ve politik öznelerin net bir politik alternatife sahip olmamaları ve dolayısıyla örgütlü bir güç olarak temayüz edememeleri, isyanların başka güçlerce çalınmasını veya manipüle edilmesini kolaylaştırdı. Ancak bu çalkantılı politik ve toplumsal halin çözülemeyişi de elbette bugün şahit olduğumuz şiddetli çatışmayı doğuruyor.

“Bahar” denilince elbette umutlu bir durum, bir tazelenme düşünülüyor, şu andaki durum bu sıfatlara ne kadar yakın?

Sistemin bu “bahar” sözcüğünü çokça kullanması sol mahfillerde alerji yaratsa da biz 1848’den beri bu tür büyük kalkışmalarda halkların ve ulusların baharını görmek istemeye devam ediyoruz. Bu elbette her başkaldırıdan bir devrim çıkarma simyacılığı değil ama bir toplumsal olguya bakarken politik duruşunuzla da ilişkili umutlarınız olması doğal. Bu bakımdan örneğin birçok sol çevrenin Gezi’de devrimden ve diktatörden bahsederken ondan çok daha büyük bir kalkışma olan Tahrir/Mısır için bu kelimelerden içtinap etmesi çok anlaşılır değil. Evet bu bir bahardı. İnsanların otoriter rejimleri sarsmaları, bunu sokağa çıkarak, isyan ederek yapmaları, özgürlük talep ederek yapmaları bir bahardı. Ancak her devrimci durum, süreç kendi gelgitlerine sahiptir. Libya’daki müdahale, Mısır’daki darbe, Suriye ve çevresindeki savaş bugün bizlere daha çok bir kışmış gibi geliyor. Bugün elbette bir tazelenmeden bahsetmek mümkün değil ama ben hâlâ 2010’da başlayan sürecin içinde olduğumuzu düşünüyorum. Bu ayaklanmaları yaratanlar tekrar tarihin sahnesinde ön plana çıktıklarında yaşananların tecrübesiyle hareket edecekler ve ben bunun mevcut kuşak içinde gerçekleşeceğini düşünüyorum. Özellikle Mısır’daki tecrübe çok yakından takip edilmeyi hak ediyor.

Bölgenin tarihi bu ayaklanmalardan sonra radikal bir şekilde değişti, siz bu değişimi nasıl yorumluyorsunuz?

Kitabın başındaki makalemde Ortadoğu tarihini toplumsal hareketler ve isyan dalgalarının seyrine göre sınıflandırdım. Yani sadece büyük liderlerin/güçlerin yapıp ettikleri veya yapısal dönüşümler değildir insanların ve toplumların hayatlarını dönüştüren. Bunlarla da ilişkili olarak sınıf mücadeleleri ve toplumsal ayaklanmalar da çok önemli kırılma noktaları yaratırlar. Bu ayaklanmalar da bölgenin tarihini elbette ki radikal bir şekilde değiştirdi. Ben kendi adıma bu ayaklanmaları 1970’lerde neo-liberal dönüşüme karşı ortaya çıkan ekmek isyanlarından sonraki ikinci dalga olarak görüyorum. Onlar çok radikal ve şiddet içeren ama saman alevi kabilinden isyanlardı, önemli izler bıraktılar ama neticede neo-liberal otoriter rejimler bu isyanların üstüne tesis edildi. İçinde olduğumuz isyanlar ise neo-liberal sistemin sonuçlarına karşı isyanlar aslında. 1970 ve 1980’lerdeki isyanlara kıyasla daha bilinçli, talepleri daha net ayaklanmalar. Ancak hâlâ net bir başka düzen talebinin varlığından ve bu amaçla hareket eden bir örgütlenmeden, ağdan bahsetmek mümkün değil. Ancak bu söylediğim dünyanın birçok bölgesindeki isyanlar için de geçerli. Tarif ettiğim eksikliğin dolmakta olduğu bir döneme doğru ilerlediğimiz kanaatindeyim. Ya da ümit ediyorum. Aksi çok karanlık çünkü.

Ayaklanmaların başladığı ve bir şekilde devam ettiği ülkelere bakılınca, şu andaki çatışmalar etnisite mi, dini mi yoksa iktisadi ya da sosyal bir patlama mı?

Başlangıç dergisi için Gezi ayaklanması ve toplumsal sınıflar üzerine yazdığım makalede de anlatmaya çalıştığım gibi, Türkiye’de bu mesele gereksiz bir karşıtlıkla tartışılıyor. Çünkü dinsel ve etnik meseleleri, sınıfsal ilişkilerden azade tartışamazsınız. Bir mümin için İslam değişmez bir akidedir ve tektir. Ya da bir milliyetçi için milletin bir özü vardır. Oysa ki ne tek bir İslam var ne de milletler insanların iradelerinden bağımsız bir olgu. Bundan dolayı her devrimde, her isyanda, her ayaklanmada sınıf mücadelesi etnik meseleler, dini hususlarla birlikte yaşanır. Arap ayaklanmaları da elbette ki demin değindiğim gibi neo-liberal sistemin sonuçlarına ve otoriter piyasacı rejimlerdeki politik yozlaşmaya karşı bir patlamaydı. Ancak bu isyanlar kendi terminolojisini, ideolojisini, örgütünü oluşturamadığı ölçüde insanlar eski dillerini ve referanslarını kullanmaya devam ederler. Yeni mensubiyetler, örgütlülükler ve saflaşmalar yaratılamaz ise devreye mevcut başka saflaşma ve çatışmalar girer. Çünkü din ve mezhepler de öyle kenarda duran, bekleyen, değişmeyen olgular değil insanlarla yaşayan organizmalardır. Yani ortaçağdaki mezhep savaşları ile günümüzdeki çatışmaların bir alakası yok aslında. Bu çatışmalar da Arap ayaklanmaların açtığı perdede oynanan yeni oyunun unsurları.

Arap Birliği üyesi yirmi beş devletten yirmisinde yaşanan bu isyanlara baktığımızda, içinden en çıkılmaz duruma gelen hangi ülke oldu?

Bu konuda bölgenin en önemli uzmanlarından bir tanesi olan Gilbert Achcar’ın Arap isyanlarında Suriye’nin bir dönüm noktası olduğu tespitine katılıyorum. Suriye’deki çatışma esnasında Ortadoğu’da siyasal, toplumsal ve diplomatik karşı-devrimci güçler karşı saldırıya etkili bir şekilde geçtiler.

“Mezhep üzerinden giderseniz çuvallarsınız”

Türkiye, Davutoğlu’nun ve elbette hükümetin güdümünde “Ortadoğu’nun Büyük Ağabeyi” rolüne epey hevesliydi. Bu heves Türkiye’ye neler yaptırdı ve neler kaybettirdi?

Türkiye’nin Ortadoğu’da “ağabey” rolünü üstlenecek ne iktisadi ne de politik bir gücü var. Erdoğan’ın bir ara Filistin meselesi üstünden Ortadoğu’da prim yaptığı bir gerçek ancak bu maddi bir güç değildi ve olmazdı da. Ancak bu Türkiye’nin emperyalist büyük güçlerden bağımsız işler çevirmediği ve bir takım heveslerin içinde olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak özellikle Suriye konusunda boylarını çok aşan ve işleri ellerine yüzlerine bulaştırdıkları bir durum karşısındayız. Aslında bu iş başındaki politik İslamcı çevrelerin de diğer kesimler gibi Ortadoğu gerçeklerinden ne kadar bihaber olduklarını gösteriyor. Girilen ittifaklar, silah destekleri, lojistik destekler hep bu çabaların bir ürünü ancak örneğin Ortadoğu’da sadece mezhep dengeleri üzerinden gidip buradaki başka denge ve güçleri önemsemezseniz bugünkü gibi çuvallamanız da kaçınılmazdır.

“IŞİD dahil hiçbir güç mutlak değildir”

Suriye tam bir can pazarı haline geldi, üstelik hep hesaba katılmayan IŞİD korkunç katliamlara başladı. Amerikan dışişleri bile IŞİD’e saldırı düzenlediklerini ama saldırı sonucu IŞİD’i yok etmek şöyle dursun, ancak zarar verebildiklerini itiraf etmek zorunda kaldı. Bu durumda kitabın başlığında olan “emperyalizm”in de artık eskisi gibi olmadığını söylemek çok mu iddialı olur?

Kitabın başlığında da yer aldığı gibi “emperyalizm” olgusu çokça tartışılan bir konu Türkiye’de. Birçok çevre için emperyalist güçler bölgede tek aktör. Onlar ne isterse o oluyor. Ya da ne olmuşsa ABD, CIA öyle istemiş olduğu için oluyor. Elbette ki kitapta hem tarihsel örneklerde hem de güncel örneklerde gösterildiği gibi büyük güçler çok önemli dönüşümlere yol veriyorlar. Ancak hiçbir güç mutlak değildir. Bu 19. yüzyılda da, 20. yüzyılda da, günümüzde de böyle. Emperyalistler elbette bölgede bir dizayn yapmak isteyebilirler, çok sevilen tabirle ifade etmek gerekirse. Ya da elbette olay ve olguları manipüle etmek isteyebilirler. Ancak sonucun ne olacağını belirleyen dış müdahale değildir. Dış müdahale bir olgunun ancak yönünü, şeklini, biçimini yönlendirebilir, kendisini belirleyemez. Bundan dolayı iç, yani yerel politik ve toplumsal aktörlerin tahlili bir meseleyi anlamak için daha hayatidir. Bu anlamda emperyalizm hâlâ eskisi gibi! Ama Türkiye’deki güçlü bir söyleme göre Tayyip Erdoğan, PKK, İŞİD, Ilımlı İslam, Diktatörler vs. hep emperyalistlerin kuklası! Bunlar arasında bir çatışma yaşandığı zaman dahi bu tespitler yapılmaya devam ediliyor. Oysa ki dediğim gibi son gelişmelerde olduğu gibi iç dinamikleri bilmeksizin bu bölgeyi anlamak çok mümkün değil. İŞİD’i bir avuç cani olarak görmek psikolojik olarak bazılarını rahatlatabilir. Ancak İŞİD, burada ayrıntısına giremesek de hem Arap ayaklanmalarının hem de emperyalist müdahalenin sonucunda bölgede ortaya çıkan durumun yarattığı bir gerçeklik. Karşısındaki en önemli güçlerden bir tanesi de Kürtler. Benim önemsediğim ise Kürt Özgürlük Hareketi tabii ki. Zira gerek askeri gerekse de politik olarak böylesine etkili, örgütlü ve politik ütopyası olan bir gücün karşısında tutunabilecek en olası kuvvet. Bu da onları Türkiye veya Barzani gibi kendilerinden pek hoşlanmayan bölgedeki birçok gücün karşısında günden güne güçlü kılıyor. Çünkü dediğim gibi çok uzun yıllara dayanan bir birikime ve halk hareketine dayanıyorlar. Bu örgütlülük ve mücadele birikimi elbette ki yakın gelecekte daha etkili olmalarını sağlayabilir. Bir de Ortadoğu’daki son denklem kadro, kaynak ve birikimiyle zaten fazlasıyla Türkiyeli olan Kürt Özgürlük Hareketi’ni Türkiye’nin demokratikleştirilmesi ya da kendisine burada bir yer açması zorunluğuyla karşı karşıya bırakıyor.

 

ORTADOĞU

Direniş, Devrim, Emperyalizm

Derleyen: Y. Doğan Çetinkaya

İletişim Yayınları

2014, 271 sayfa, 20,5 TL.

http://kitap.radikal.com.tr/

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*