Temel hedefi iktidara hegemonik bir şekilde çökmek olan bir ideolojiye ilkelerini hatırlatmakla ne amaçlıyoruz...

Furkan Dzapsh 04 Kasım 2015
İstisnalar Milleti

 

Yerel seçimler, Cumhurbaşkanlığı seçimi, 7 Haziran ve sonrasında 1 Kasım ile neticelenen bir seçim maratonunun sonuna geldik. AKP hegemonyasının çatırdaması, ataklar, karşı ataklar, taktik ittifaklar, HDP, çatışmalı dönem derken %49 gibi bir rakamla bu krizden siyaseten en güçlü çıkan devlet ve AKP gibi görünüyor. Bu tünelin sonunda varılan noktada AKP neredeyse bütün bir gelenekçi-mukaddesatçı çizgiyi konsolide ederek, istikrar vurgusunun kitleler nezdinde ne derecede ikna edici olduğunu göstermiş oldu.

 

Peki bundan sonra?

 

Sanırım kırılma noktasını Gezi’nin teşkil ettiği, sonrasında 17-25 Aralık operasyonları ile devam eden, neticede 7 Haziran’da bize biraz da olsa nefes aldıran bir sürecin sonuna geldik. AKP’nin nefsi  müdafaa aciliyeti ile giriştiği yasal, siyasal değişikliklerin bir geçici durum olduğuna bizleri inandıran veya bir şekilde bunlarla mücadele edilebileceğini-en azından parlamenter temsili demokratik düzlemde- düşündüren bir motivasyonumuz vardı. Bu motivasyona çakılan son çivi 1 Kasım seçimleri oldu.

 

Carl Schmitt’in “egemen, istisnayı belirleyendir” mealindeki lafzı istisnayı belirleyemeyenler için bir tehdit cümlesidir aslında. İstisna hali, hukuki düzenin içerisinde, o düzlemden kopmadan, bir nevi anayasal/kanuni otoriterliğe meyyal bir haldir. İstisna bizzat muhkeme atıfla kurulan bir kavramdır çünkü. Bu hali belirleyen toplumun geleceğine, insanların hayatlarına yön verir. Bizzat bunu belirlemek egemenliğin tek şartıdır çünkü. Bu halleri belirleme noktasında yukarıda az buçuk değindiğim süreçler boyunca istisnayı tek başına belirleyen AKP olmamıştı. İstisnayı paylaşmak egemenliği paylaşmaktır bir nevi.  Gerek Gezi’de, gerekse The Cemaat’in atraksiyonlarında bir şekilde bu istisnanın muhatabı olan AKP olagelmişti. AKP ise bu muhattabiyetin karşılığında kimi zaman refleksleriyle  kimi zaman ise bastırdığı otantik siyasi arzularıyla yeni istisnalar ihdas etmişti. Bu bakımdan taktik istisnalar, kısmen kurucu olmayan istisnalar da denilebilirdi bunlara. Somutta CMK’da yapılan değişikliklerin son 2 senesine bakmak yeterli olacaktır kanımca. Bir alışkanlık olarak bunu kaybeden AKP tüm bu savaşın sonucunda özellikle 7 Haziran sonrasında yaşanan pespaye süreçle tekrar bu hali belirleme yetkisini şekilsiz, şartsız eline almış durumda. Aslında AKP’ye dönük ideolojik olarak kaybettiği eleştirileri yersiz değil, keza İslamcılık/Muhafazakarlık eksenli tartışmalar da öyle. Ancak egemenin-mevcut durumda AKP’nin- ideolojisi tamamen bir istisnalar silsilesinden, reel politikten, güce karşı konumlanmadan oluşmakta olduğu için bu eleştirilerin somut hiçbir çıktısı da olmuyor, olmayacak. Çünkü zaten karşımızda bir istisna ideolojisi durmakta, temel hedefi iktidara hegemonik bir şekilde çökmek olan bir ideolojiye ilkelerini hatırlatmakla ne amaçlıyoruz onu da bilmiyorum. Bu bizi aslında bir özün olduğuna, bir başka yerelliğin olduğuna inanmamızı sağlayan bir tahkimat, lakin atın ayağı hiç de öyle değil. Binlerce yıllık bir gelenek ve kesin inançlılar var karşımızda. Yani demem o ki eleştiriyi daha iyi Müslümanlık bu olmalıdan kurmanın bir esprisi yok. Hele ki bu eleştiriyi kuranların Müslümanlığı AKP’den beter argüman haline dönüştürmesi varken. Maçı sürekli deplasmana taşıyıp duruyoruz.

 

Evet, deplasmana taşıyoruz. Peki nasıl? AKP’nin senelerdir yaptığı her şeyi kültürel bir kavga gibi sunma başarısını takdir etmek gerekir. En alakasız bir konuyu bile asıl millet ile geri kalanın mücadelesine dönüştürebilmekte mahirler. Bu mahirliğin bir sebebi de muhaliflerin buna fazlasıyla teşne olması. Son süreçte bizim de kaçırdığımız nokta Tayyip Erdoğan’ın bu kültür kavgasının bir kurgu imgesi haline gelmiş olmasıdır. Yani Tayyip Erdoğan’ı hedef aldığımız saikiyle yapılan her eleştiriyi, halka babasına sövülmüş gibi hissettirdiler. Kaynağı belirsiz paralar Türkiye’ye gelirken ne demişti Erdoğan Bayraktar, “inanmazsınız ama bize parayı Allah gönderiyor”. Bu da böyle bir leşlik nihayetinde. Kara parayı tedarik ettikleri belki de Allahlarıdır. Ancak iletilmek istenen mesaj ise gayet net, bakın yolsuzluk yapmamıza niye karşılar biliyor musunuz? Çünkü namaz kılıp, imam hatip açtık. Keza 300 küsur işçinin hayatını kaybettiği Soma sonrasında sakallıların ortaya çıkmaları boşuna değildi. Kötü şeyleri Allah’tan bilin ki isyandan azade kalasınız. Evdeki paraları da öyle açıklamışlardı nitekim. Muhalefet tam da bu noktada ya muarızına dini yeniden öğretmeye ya da doğrudan kültürel kodlar ile aşağılamaya kalktı. Sonuç ise malum.

 

Bu noktada motivasyon meselesine geri dönmemiz gerekiyor. Türkiye’de son iki-üç senede moral üstünlüğü ele geçirmiş bir muhalefet gelişmişti, simetrik olarak da yıpranan bir iktidar konumlanmıştı karşımızda. 1 Kasım ile birlikte böyle bir durum kalmadı. Çünkü yaklaşık ülkenin yarısı ile artık ortak bir moral/ahlaki birlikteliğimiz yok. Dolayısıyla da ortak bir moralin/ahlakın olmadığı yerde cemaatlerin ahlakından bahsedebiliriz en fazla. Aslında bunun sonucu bir türlü toplum olamayan bir topluluğun iki veya üçe ayrılarak bir cemaatler ülkesi olmasının senede bağlanmasıdır. Vadesi geldiğinde kimse için hayırlı olmayacaktır şüphesiz bu sonuç. Ülkenin yarısından kastım tam da tek tek bireyler olarak ülkenin yarısıdır. Kendi aralarında yaptığı bir sözleşmeyle, egemene egemenlik yetkileri ile birlikte ahlaklarını belirleme yetkisini de devretmiş oldular. Şüphesiz bu devir işlemini gerçekleştiren ilk siyasal kitle gelenekçi-mukaddesatçı kitle değildi. Türkiye bu süreçlere alışıktır. Ancak 30’lar Kemalizmi ile bu durumun farkını da ortaya koymak lazım. Kemalizmin seferber edeceği bir kitlesi yoktu, bunların ise var. Belki de Kemalistlerin Kemalist hegemonyaya duyduğu özlem buradan kaynaklıdır. Keza vesayet kavramının bir sol eleştirisinin de dediği gibi, Kemalist vesayetin yaslanacağı bir sınıfı, kitlesi yoktu tam da o yüzden inanılmaz kısa bir sürede bu hegemonya dağıldı, kendini yenileyemedi, seyfiyeye muhtaç kaldı. Bu bağlamda RAF’ın Faşizm hakkında çözümlemeleri gündeme gelmelidir. RAF mealen örgüt olarak şunu demişti: “Faşizm Alman halkının örgütlü halidir”. Karşımızdaki durum ile benzerlikler taşısa da mevcut hakkında sığ bir okumayla bir Faşizm benzerliği kurmayacağım. Bu işin kolayı olurdu. İşin zoruna gelmek lazım artık, peki bundan sonra nasıl bir mücadele?

 

Mücadele şartlarla kaim bir olgudur. Yukarıda izah ettiğim ahlaki/moral yarılış neticesini tahkim edilmiş bir “millet”in, istisnalarını muhkem hale getirmesi ile verecek. Tekçilik eleştirisi, otoriterlik eleştirisi çokça yapılan bir siyasal yapının, kendi ahlakına onay aldığı, kendi seçmen tabanında itibar kazandığı bir seçim sonucunda daha da azgınlaşacağını tahmin etmek güç olmayacaktır. Mücadele verilecek alanların daraltılması, istisnaların hüküm haline gelmesi sonrasında pek de bir alan kalmayacak anladığınız. Bu demostan, iradeden bir kopuş gerçekleştirecek bir siyasal yapı, toplumsal yapı ise ortada bulunmamakta. Bahsettiğim yeni bir parti falan değil tahmin edersiniz ki.

 

Bu cemaatleşme neticesinde, cemaatlerin söylemlerini duyurdukları yerler de yaklaşık 13 senedir doldurulmakta, ilmek ilmek kanallar kapatılmakta zaten. Ulusal medya denilen, topluma ulaşacak kanalları kapatmanın tekniğinde mühendis seviyesinde bir parti neticede AKP. Etkin araçlardan yoksun hale gelinmesi her bir cemaati daha da içine kapanık hale getirecek, etkileşime girebileceği suyun öte yakasına dumandan ulaşamayacak. Bunu aşmak için sosyal medya akla gelebilir lakin bu tam da tipik bir cemaatleşmenin teknolojisidir. Sanal cemaati kurmak daha kolay çünkü, akrabanızı akrabalıktan çıkaramazsınız, veya bayram günü konuşurken susturamazsınız ama sosyal medya denen yerde takibi bırakabilir hatta engelleyebilirsiniz bile. Bu gettoyu oluşturmak zihnen rahat olsa da, agorayı çoktan terk ettiğinizin, agoranın işgalini ve hatta ilhakını kabul ettiğiniz anlamına gelir. Yani sosyal medya bizzat demostan, agoradan kaçışın-hem de farklı bir persona ile- mekânı haline gelir. Hoş maddi netice bu yapacak pek de bir şey yok bu durum karşısında.

 

Bunların karşısında sokağı ön plana koyanlar olacaktır şüphesiz. Lakin temel vatandaşlık hakkının olmadığı yerde ne sokağı, bugün öyle bir sokak örgütleme şansın yok. Olduğu anda da çevikten önce palalılara merhaba diyebilirsin, tercihe saygılıyız. Kaldı ki Gezi ve sonrasında gördüğümüz üzere sokak takıntısı, sokak siyasetini harcadı. Sokağı siyasetin de önüne koyarak gerçekleşti bu iş.

 

Velhasıl proje yürüyor, toplum büyük bir bedel karşılığında yeniden şekillendiriliyor, bir noktada rehin alınıyor. Mücadele vermek isteyenlerin ise mücadele vereceğiz lafı dışında pek de bir şeyleri ellerinde kalmıyor. Bu arada ülkeden kaçıp gideceğini söyleyen zevata baktığımda aklıma ilk gelen “sahi siz ne mücadelesi verdiniz kuzum?” Öncelikle yenildiğimizi kabul edelim ve artık şu Brecht’i bir kenara bırakıp daha güzel yenilmelere heves etmeyelim. Önümüzdeki dönemlere, Erdoğansız bir Türkiye’yi dahi etkileyecek kurumsal “Yeni Türkiye” ye hazır olalım.

 

Velhasıl mücadele daha da zorlaşacak, yeni muhalefet tekniklerinin bulunması, neden mağlup olduğumuzun irdelenmesi, demosun yeni kurgusunun parçalanması elzem. Ama nasıl yapmalı?

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*