Ben bir öykücüğüm. Ruhum dolanır durur evreni.

Dilek Qudey 25 Kasım 2014
Kişisel Bir Yazı

 

Bir varmıış bir yokmuuş. Kanatlı ejderhaların, tek gözlü devlerin, çift başlı kartalların, vahşi bitkilerin yaşadığı tuhaf, azgın, ilkel bir dünya’nın evvel zamanında asılı kalmış bazı hayatlar varmış. Dağların ateş püskürdüğü, göklerin gürlediği, ağaçların yürüdüğü, göz kamaştırıcı ve anlamsız gibi görünen bu büyülü dünyanın  dengesi ve ahengi de kendine göreymiş. Gel zaman git zaman, balçıklı topraktan diğer yaratıklara hiç benzemeyen iki ayaklı, iki elli, iki kulaklı, iki gözlü canlılar türemiş. Toprağın karanlığından, yeryüzünün aydınlığına çıkmanın şaşkınlığıyla gözlerini ovalayan bu canlılar önce gürleyen gökyüzüne bakmışlar, sonra dağlara, sonra da zaferden mi, acıdan mı bilemeyeceğimiz dehşet bir çığlığa yakalanmışlar.

Devler ürkmüş, ejderhalar kuytulara çekilmiş, ağaçlar kaçarcasına yer değiştirmiş. Ve İnsanlar dünyaya böylece ilk adımlarını atmış. Kaygan balçıktan arınmak için yağmurlarla yıkanıp, rüzgarlarla kurulanmış. Bin yılların dağları, vadileri, ormanları, dereleri, topraktan üreyen bu canlılara yurt olmuş.

 

Ve İnsan korkmuş, üşümüş, acıkmış, ağlamış, sevinmiş, sevmiş, doğurmuş, çoğalmış, paylaşmış, yaralanmış, korumuş, keşfetmiş, güçlenmiş, altın rengi ateşi bulmuş, üretmiş, pişirmiş, kutsamış, anası topraktan beslenmiş, imar etmiş ve bütün bunların beyhude olmadığını anlatan sözü, ezgiyi, müziği, aşkı bulmuş. Ve demiri ve silahı ve savaşı ve ölümü ve kendine yabancılaşmayı veee sonsuz sayıda miş ve muşu…

 

Evvel zaman ve şimdiki zaman nereye gitsem beni izliyor.

Her yerdeyim ama hiç bir yerde değilim sanki.

Hayat, küresel bir tabloda izlediğim bin bir çeşit renk.

Asırların çevirdiği bir çemberin içinde yuvarlanıyorum bilinmezliğe. İnsanlık çok uzun yollardan gelmiş gibi görünse de ilkel yanını hala muhafaza ediyor. Çağdaş insan, paylaşılmaya çalışılan dev bir arazi üstünde tapulanmak için yırtınıyor. Ürpertici dev binaların içinden gökyüzüne meydan okuyarak kendi ikonalarını kutsallaştırıyor. Şık giyimli çağdaş insanlar sadece kendi seslerini duyurmak için koşturup duruyorlar oradan oraya. Dünyanın kravat takmış halini acı bir tebessümle izliyorum.

 

Ve dünyanın silahlanmasını, savaşları, yıkıntılar arasında dolaşan çocukları, ölüleri, şık giyimli ama ağzından kurtcuklar fışkıran ilkel devlet adamlarını, bencilliğin, küstahlığın, kokuşmuşluğun küresel yangınını tüm acizliğimle izliyorum. Gagasında zeytin dalı taşıyan beyaz güvercin füze savarlarla vurulalı çok oldu. Her cuma onun için helva kavurup dağıtıyorum.

 

Miş’li geçmiş zamanların vahşiliğini şimdiki zamanda yaşamak, insanlığın aslında bir arpa boyu yol gidemediği fikrini oluşturuyor zihnimde. Sadece enstrümanlar değişmiş. miş ve muş…

 

Bu nedenle düşler alemine kaçıp gitmeyi tercih ediyorum. Bu yüzden romantik ve platonik öykülerin içinde yaşamayı tercih ediyorum. Bu yüzden “realite” lafından hoşlanmıyorum. Herşey bir yalandan ibaretken neyin realitesinden bahsediyorlar anlamıyorum, anlamak istemiyorum.

 

Ben bir öykücüğüm. Ruhum dolanır durur evreni. Uzak diyarların yağmurlarıyla yıkanır, rüzgarlarıyla kurulanırım. Çöllerin sonsuzluğunda kaybolur bir serapta yeniden doğarım.

Yorumlar (2)
  1. yarkın on said:

    Ben bir çerkes ailenin 3.kuşak torunuyum dedem musatafa velioğlu çerkes kaanlarından alasgiray hanın oğludur dedem 1861/1864 olaylarını kafkasya da yaşamış ve bu biz aile kulaktan kulağa dolaşır dedem çarlık rus ordusun da da görev yapmış yüz başı imiş fakat çarlık ordusunda görev yapan ermeni alayları
    ve başlarındaki ermeni komutanlar çerkesleri kılıçtan geçirmiş katliamlar yapmışlardır ermeniler çerkeslerin mallarını yağmalamış mallarına el koymuşlardır dedem 6 kardeş imiş bunlardan 4 ünü kurtarmış 2 kız kardeşini şehit vermiştir

  2. Dursun Kuzucu on said:

    Qudey Hanım, “realite” olan sizin yazınızın bizde yarattığı algı. Emeğinize, yureğinize sağlık.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*