Türkiye zor günlerden geçiyor. Asıl sorunu geçmişi ile yüzleşemeyip hesaplaşamayışı.

Murat Cenbey 28 Mart 2014
SEÇİLMİŞ HÜKÜMET FETİŞİZMİ

 

Türkiye zor günlerden geçiyor. Asıl sorunu geçmişi ile yüzleşemeyip hesaplaşamayışı.

 

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu tipik bir ulus devlet modeliydi. Belirli bir ırkın üstünlüğüne dayanan, devleti yüceleştirip, ululaştıran, vatandaşı, halkı devlete hizmet etmek için var olan, insana verilen değerin, devlete verilen değerden daha az olduğu bir modeldi.

 

Cumhuriyeti kuran o günkü kadrolar, birlikte yola çıktıkları İslamcıları bir gecede “gerici, yobaz”, Çerkesleri “hain”, Kürtleri de “eşkıya” ilan etti ve onları iktidardan uzaklaştırdı. Zaten Ermeni ve Rum gibi azınlıklar sürülmüştü.

 

Kürtler ayaklanıp iktidardan pay isteyince kanlı katliamlarla susturuldular ve onlarla mücadele orduya havale edildi.

 

İslamcılara gelince; gerek halkın büyük çoğunluğunun Müslüman olması ve onlara yapılacak baskı ve katliamın tepki çekecek olması sebebi ile onlara yapılan baskılar sınırlı kaldı. Onlarla mücadele, dinin devlet eliyle kontrol altında tutulmasını sağlayan “laiklik” ilkesi adı altında bürokrasiye havale edildi.

 

Bir askeri ve bürokratik diktatörlüğe dönüşen sistem, iktidarlarına karşı en büyük tehdit olarak gördükleri bu iki kesimle 80-90 senedir mücadele ediyor. Bu mücadelede çoğu zaman kanlı oluyor.

 

Dünya değişirken Türkiye de değişiyor elbet. Ulus devletler artık şeklen kalsada içerik olarak çok değişti. Artık dünyada azınlıkların, farklı yaşamak isteyenlerin ve dindarların da özgürce yaşayacağı sistemler kuruluyor. Merkezi hükümetler yetkilerinin bir kısmını federasyon, eyalet, yerel yönetim adı altında o bölgede yaşayanlara devrediyor. Bu sistem Türkiye’de Demokratik Devlet olarak adlandırılıyor, dillendiriliyor. Korkak ve utangaçça olsa bile.

 

1990’lı yılların o karanlık ve katliamı, beceriksizliği bol ortamından sonra, aslında Özal ile ilk tohumları atılan, 80 senedir itilen kalkılan hor görülen, evlere, taşralara yada gettolara mahkum kalmış olan, toplumsal hayata giremeyen İslamcıların seçimle işbaşına gelmesi Türkiye içinde değişimin başlangıcı oldu aslında. Özal döneminde başlayan ekonomik gelişmeden asıl payı alan İslamcıların kendilerine güveni gelip toplumsal hayata katılmalarıyla 80 senelik çatışma dahada günyüzüne çıktı. İslamcılar Türkiye’nin gelişmesinin önündeki en büyük 2 engeli – bunlardan birincisi askeri ve bürokratik vesayet, diğeride Kürt sorunu idi – keşfettiler.Askeri vesayetle hesaplaşma Ergenekon, Balyoz gibi davalarla, darbeci generallerin hapse atılmasıyla yapıldı. Kürtler için ise Demokratik Açılım denen süreci başlattılar. Türkiye ilk defa toplumsal barışa bu kadar yaklaşmıştı. Kürtler 90 sene önce uğradıkları ihanetten belki de şüpheli yaklaştılar ama iyi adımlar atılmaya başlandı, savaş durdu, daha düne kadar “bebek katili” denen Kürtlerin Lideri Abdullah Öcalan’la devlet katında görüşmeye başlandı. Bunlar toplumun yarısından fazlasında da olumlu karşılık buldu.

 

AKP’nin ve Başbakan Erdoğan’ın liderliğini yaptığı İslamcılar, 2011 yılına kadarda fena götürmediler bu süreci, sancılı olsa da Türkiye’de bir toplumsal barış iklimi konuşulmaya başlanmıştı. Ancak gerek ulusalcı faşist cephenin pes etmeyip hükümeti iktidardan indirmek için yaptığı girişimler, asıl olarakda Başbakan Erdoğan’ın sistemi değiştirip dahada demokratikleştirmek yerine, sitemin aktörlerini değiştirip kendi adamlarını getirerek ulus devletin rant ekonomisinden faydalanma ve tek adam hayali bu süreci sekteye uğratmaya başladı.

 

İlk sinyal 2011 yılının son günlerinde Roboski’de Kürt kaçakçılara karşı yapılan katliamdı. Bu katliamın ortaya çıkmasında, başbakanın diktatörce yayın yasağı getirmeye çalıştığı (ki mümkün değil sürdürülemez bu yasak) sosyal medyanın rolü çok büyüktü. Belki de sosyal medya denen kavram hayatımızda olmasa, o Türk uçaklarından atılan bombalarla katledilen Kürt kaçakçıları PKK’lı teröristler olarak bilecektik bir çoğumuz.

 

2. sinyal KCK tutuklamalarıydı. Kürtlerin yaşadığı bölgelerde artık legal mücadele etmeye başlayan çoğu belediye başkanı ve politikacılar haksız yere hapse atıldılar, hala da içerdeler.

 

3. sinyal ise, Gezi parkında çevreci bir bilinçle şehrin ender parklarından birine AVM yapılmasına karşı çıkan gençlere karşı polisin uyguladığı orantısız güçtü. Belki bir özür ve birkaç polis müdürünün görevden alınması ile bitecek olaylar, başbakanın inadı ve tek adamlık hayali yüzünden dünyanın gündemine oturdu. Bunu fırsat bilen radikal gruplar, ulusalcı faşistler olayı gerçek gündeminden saptırıp hükümeti devirme senaryolarını gündeme getirmeye başladılar.

 

Ondan sonrası çorap söküğü gibi gelmeye başladı. 8 tane gencin ölmesi, sonra yıllardır birlikte hareket ettikleri Cemaatle çıkar çatışması, cemaatin komplo girişimleri, ortalığa dökülen ses kayıtları, 15 yaşında polisin attığı gaz fişeği sebebiyle ölen çocuğun cenazesindeki olaylar, o cenazede ölen gencecik çocuk, ölen polis.

 

Birden Türkiye için olumlu hava dağılmaya, kara bulutlar kaplamaya başladı etrafı. Çözüm sürecinden bahseden yok artık. Kürtler “eyvah yinemi ihanete uğruyoruz acaba” diyorlar. Bunu fırsat bilen ve hayatları boyunca seçimle iktidara gelemeyen, demokrasiyi sadece kendilerine bahşedilen bir nimet sanan ulusalcı cephenin, daha önce kendi iktidarları döneminde yapılan katliamlara ses çıkarmayıp birden demokrasi kahramanı edasıyla her toplumsal olayda hükümeti devirme girişimleri.

 

Asıl iğrenci ise, hayatlarını AKP ve Erdoğan karşıtlığı üzerine kurmuş, ulusalcı faşist cephenin sırf başbakanı zor duruma düşürebilmek için, başbakan ve ailesinin hakkında özel aile görüntüleri ile dedikodular yayıp, bir TV spikerinin de adının bu sex dedikodusuna isminin karıştırılması. Türkiye öyle bir hale geldi ki bu iğrenç politikalardan medet umup başbakanı devirme inancı içinde olanlar var.

 

Peki niye bu hale geldi ?

 

Şüphesiz ekonomik iktidarlarını İslamcılara kaptıran Elitist İstanbul sermayesinin, ulusalcı faşist cephenin, ve dış güçlerin etkisi var bu olayda. Zaten Türkiyenin etrafı cadı kazanı, yanı başımızda savaş var.

 

Bu bahsettiğim ulusalcı faşist cephe ve onların 80 yıllık Ulus Devlet ideolojisinin beyin yıkamasından etkilenen kin ve nefret ile dolu, hayatlarını Erdoğan’a muhalefet etmek için kuran bir “karşıt” kimlik oluştu. Bunlar Erdoğan, AKP, yada İslamcılar ne yaparsa yapsın, hangi olumlu hizmeti yaparsa yapsın, hangi demokratik yasayı çıkarırsa çıkarsın bir bahane bulup karşı çıkıyorlar. Hayat felsefeleri Erdoğan’ın ve İslamcıların yaptıklarına karşı çıkmak. Bir sorunu nasıl çözeceklerine ne yapacaklarına ait bir program yada yol haritaları yok. Erdoğan söylesin yada yapsın bizde karşı çıkalım. Geçmişte destekledikleri bir çok anti demokratik eyleme, sırf bugün iktidarda Erdoğan var diye karşı çıkıyorlar.

 

Geçenlerde 15 yaşında polisin attığı gaz fişeği ile yaralanıp uzun süre komada kaldıktan sonra hayatını kaybeden Berkin Elvan ın cenazesindeydim. Ulusalcı faşist cephenin pankartını almış, Katil Erdoğan diye bağıran ve çoğunluğunu kadınların oluşturduğu bir grubu gördüğümde 25 sene önceyi hatırladım. 1 Mayıs 1989 yılında SHP iktidarı döneminde 17 yaşında bir çocuk polisin attığı mermi ile yanıbaşımda vurulup öldü. O zaman bu ulusalcı faşist cepheden gık çıkmamış hatta “oh olsun anarşiste” gibi sözler duyulmuştu. Olmaz ama diyelim ki oldu ve 10 sen sonra bunlar tekrar iktidara geldi. Bunlar iktidardayken İslamcıların yaptığı bir gösteride bir çocuk polis kursunu ile ölse bu insanlar kıllarını kımıldatmayacak, çünkü bunların derdi demokrasi değil, Erdoğan, AKP ve İslamcı karşıtlığı.

 

Eh ulusalcı cephenin bu “karşıt” kimliğinin bir benzerinin de İslamcı cephede kurulması kaçınılmazdı, o da kuruldu. İslamcı cephede de “mevlam neylerse güzel eyler” mantığında Erdoğan ne yaparsa doğrudur diyen, padişahım çok yaşa, öl de ölelim, gel de gelelim sloganları altında bir “yandaş”kimliği de oluştu.

 

Roboski katliamı, Gezi’deki polis şiddeti, yolsuzluklar, alkol yasakları, özel hayata müdaheleler, medyaya yapılan baskılar, sosyal medya yasaklamaları, polis tarafından öldürülen çocukları yuhalatmalar filan. Farketmez Erdoğan ne yaparsa yapsın destek, hep destek tam destek. Bunlarında demokrasi anlayışı ulusalcı faşistlerle aynı. Demokrasi onların işine yarıyorsa iyi, yoksa tu kaka. Her başörtü takanı gerici yobaz ilan eden ulusalcı faşit cephe ile, her alkol alanı alkolik gören, her mini etekliyi o….. gören bu zihniyet aynı. İkiz kardeş.

 

Hadi bunları anlayabiliyorum. Sonuçta ekonomik iktidarlarını ve hayat tarzlarını kaybetmek istemiyorlar.

 

Ama beni asıl dehşete düşüren, eski solcu, aydın, liberal olup da zamanında AKP’nin demokratik reformlarını destekleyen kesimin tavrı.

 

Şimdi yeni bir söylem geliştirmişler;

 

Yolsuzluklar, katliamlar, anti demokratik uygulamalar, alkol yasakları, polis şiddeti, tamam Cemaat ne idüğü belirsiz komplocu ama bunlarda 10 senedir onlarla beraberdiler niçin ses çıkarmadılar dediğinde yada yayın yasakları, medyaya baskılar, sosyal medya yasakları filan.

 

Bunları söylediğin zaman, cevapları şu.

 

Ama bunlar seçilmiş hükümet, seçimle geldiler, sen darbeci misin. Eski günlere geri mi dönmek istiyorsun, bak o zamanlar daha çok haksızlık oluyordu. Seçimle gelen, seçimle gider.

 

Bu seçilmiş hükümet fetişizmine kapılmış arkadaşlar yazarlar, aydınlar, akademisyenler. Hiçbiri AKP’nin yada Erdoğan’ın yaptığı anti demokratik uygulamaya ses çıkarmıyorlar.

 

Tamam anladık, bunu fırsat bilip hükümeti devirmek isteyen bir cephe var. Onlarla aynı karede görünmek istemiyorsunuz bunu da anladık. Ancak sizin o Erdoğan’ın her yaptığına olumlu bile olsa karşı çıkan “karşıt” lardan ne farkınız kalıyor o zaman.

 

Bu yasaklama ve katliamlar hiç mi üzmüyor sizi, niye ses çıkarmıyorsunuz. Hem ulusalcı darbeci faşist cepheye sınır çizip hemde bu anti demokratik eylemlere tekpinizi koyamaz mısınız? (Allahtan Ali Bayramoğlu ve Atila Yayla bu sosyal medya yasaklamalarına karşı çıktılar.)

 

Nasıl ki ulusalcı faşist cephe AKP’ye hep karşı çıkmak için bahaneler buluyor sizde hep destek için bahane buluyorsunuz.

 

Seçimle gelen bir iktidar otoriterleşmez, diktatörlüğe gitmez diye bir kural yokki. Bir diktatörlükten kurtulup, diğer bir dikatatörlüğe gidiş tarihte çok sık görülen bir olay. Kamboçya ve Pol Pot diktatörlüğü buna iyi bir örnek.

 

Dediğim gibi, Başbakan’ın öl de ölelim diyen fanatik kitlesini anlıyorum. Bunu onlardan da beklemiyorum zaten. Ancak sizlerin bu seçilmiş hükümet fetişizminin arkasına saklanmadan, bunlara hata yaptıklarında karşı çıkabilmeniz gerekmez mi? Bunlara yön verecek olan, sayı olarak etkisiz ama düşünsel olarak etkili olan sizlersiniz. Sizde öl de ölelim mantığı ile hareket edenler gibi yaparsanız hem İslamcılara hem de AKP’ye en büyük zararı verirsiniz.

 

AKP’nin yada Erdoğan’ın yoldan çıktığını hissettiğinizde onu eleştirerek, yeniden demokrasi sınırları içine çekilmesini sağlayacak olan sizlersiniz.

 

Türkiye’de demokrasi gelişecekse bunu İslamcıları ve Kürtleri işin içine katmadan yapmak mümkün değil. Kürtler buna hazır gözüküyor, nasıl ki kürtlerin sivil halka yaptığı katliamlara karşı çıkıp, onları legal siyaset yapmaya zorladıysanız, İslamcılara da aynısını yapmanız gerekmez mi ?

 

Bu çifte standart niye? Öl de ölelim vur de vuralım mantığı mı yoksa seçilmiş hükümet eleştirilmez fetişizmi mi ?

 

Yukarıda anlattığım iki kesiminde yani “karşıt” olanlarında “yandaş” olanlarında bu sistemde özgür düşünmeleri mümkün olamaz.

 

Özgür insan, karşıt yada yandaş olan değil doğruya doğru diyen, yanlışa da yanlış diyen insandır, bu doğru yada yanlışı kim yaparsa yapsın.

 

Bu bahsettiğim aydın liberallere büyük görev düşüyor, umarım farkındadırlar.

 

Benim tek derdim demokrasi. Bunu 2 sebepten dolayı istiyorum.

 

1.si; ben çocuklarıma özgür ve demokrat bir ülke bırakmak istiyorum ayrıca bende böyle bir ülkede yaşamak istiyorum.

 

2. si ; bir Çerkes olarak, rahmetli anneannemin yarım yamalak Türkçesi ile “Abazaca konuşmayınız, jandarma gelir, bizi düver” demesi hala kulaklarımda. Artık azınlıklara yapılan haksızlıkların ve baskıların son bulmasını istiyorum. Çerkeslerin Türkiye’de alacakları bir hakkın tüm Dünya’da yaşayan Çerkeslere – buna anavatan da dahil – örnek olacağını düşünüyorum.

 

Çok mu şey istiyoruz bilmem.

 

KİME OY VERECEĞİM

 

Şimdi moda oldu herkes görüşünü açıklıyor, bende açıklayacağım. Aynı zamanda “arkadaş sen hem Ulusalcılara , CHP’ ye , hem de AKP’ye eleştiri getiriyorsun, şimdi zurnanın zurt dediği yere geldik, seçimde ne yapacaksın” diyenlere de cevap vermiş olacağım.

 

Efendim bu seçimlerde oyum HDP’ye. Bundan önceki seçimlerde de hep bağımsız adayları desteklemiştim, bu defa HDP’yi destekliyorum.

 

Niye olduğu başka bir yazıya.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*