Kırım, “Anavatana” geri getirildi. Peki ama ne pahasına?

Alper Hraça 24 Mart 2014
Kırım Gambiti – I

Türkiye’nin fazlasıyla kendi gündemine hapsolduğu şu günlerde, Avrupa-Asya fay hattında büyük bir sarsıntı yaşanıyor. Rusya, Türkiye’yle de tarihsel  ve kültürel bağlara sahip Kırım yarımadasını ilhak etti. Çatışan güçlerin sikleti, sahanın genişliği ve Erdoğan’ın zayıflayan uluslararası profilinin etkisiyle, kamuoyumuz yaşanan süreçle bağ kurmakta güçlük çekiyor.

 

Davutoğlu’nun henüz çatışmanın başlarında Kiev’e gitmesi, pek ilgi uyandırmadı. Bunda Tatarlar’a verdiği sözlerin inandırıcı bulunmamasının da, başka çatışma bölgelerine yönelik önceki ziyaretlerinin verdiği olumsuz sonuçların da etkisi var. İşin aslı şu sıralar iktidar yanlısı veya karşıtı kimse siyasi iktidardan bir dış politika beklentisi içinde değil.


Basınımız, Tatar diasporasının endişelerine şöyle bir değiniverdi. Kırım bağımsız olursa Türkiye’ye bazı haklar doğduğu iddiası biraz çekingen ve iddiasız bir uslüpla dillendirildi. Yaşanan son derece önemli gelişmeler dahi atlanıyor, veya çok geç haber değeri kazanıyor.

 

Gazeteci ve uzmanlarımız, işgal öncesinde Rusya’nın Ruslar’ın güvenliğini sağlama  saikiyle hareket ettiği tezini pek sıcak karşıladı. Aylarca barış içinde süren gösterilere yönetimin sürekli tırmanan sert müdahaleleriyle kan bulaşmasının faturasını muhalefete kesmekte sakınca görmediler. Ukrayna’nın anti-kolonyalist motifli aşırı sağ ve faşist gruplarına gereğinden fazla odaklandılar. Oysa, SSCB döneminde kitlesel sürgün ve katliamlara zemin hazırlayan bu söylemin yeniden dolaşıma sokulması yalnızca işgale kılıf uydurmak amacını taşımıyordu. Bölgede Rusya etkisi altında yaşayan toplumsal kesimleri hareketlendirecek bir işaret fişeği olma özelliğini de taşıyordu. İlhak sürecinin tamamlanmasıyla birlikte şimdi uzmanlarımız da biraz daha mesafeli ve temkinli yaklaşıyorlar meseleye.


Sarsıntının ne kadar süreceğini, kalıcı sınır değişiklikleriyle sonuçlanıp sonuçlanmayacağını kestirmek güç. Zira mesele artık post-sovyet dönemin alıştığımız hegemonya kavgalarını aşıyor. Soçi Kış Olimpiyatları’nın hemen  ardından gelen bu işgal, gerek zamanlaması gerek gerçekleşme şekliyle Avrupalılar’a Hitler’in Polonya işgalini hatırlatıyor. Üstelik bizde pek popüler bir bilgi olmasa da, Hitler’in bu işgali SSCB’yle işbirliği içinde gerçekleştirdiğine de yabancı değiller. Avrupa, yıllar sonra ilk defa doğudan gelen tehditle yüzleşirken, son derece karlı bir ticari partneri kaybetme riskiyle karşı karşıya.  Soğuk Savaş’ın baş aktörlerinden ABD için de durum pek farklı sayılmaz. ABD dış politika uzmanları ve  basın Putin’in hareketlerini düşmanca görüyorlar.  Önlem alınması gerektiği konusunda hemfikirler, tartışmalar Obama’nın yöntemleri üzerinde yoğunlaşıyor.


Meselenin bizim açımızdan daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir: Bugün ABD’de iş başında demokratlar değil de cumhuriyetçiler olsaydı, ne önümüzdeki seçimleri, ne yolsuzluklar ne de Erdoğan’ın ruhsal durumu hiçbirimizin umrunda olmayacaktı. Gündemimiz, Karadeniz’e yığılan  Nato filosu, Abraham Lincoln Uçak gemisi’nin Boğazlar’dan geçip geçemeyeceği, Montrö anlaşması’nın akıbeti,  nükleer savaş olasılığı türünden başlıklarla dolup taşacaktı. Ancak ABD’nin başında Obama var. Nobel Barış Ödüllü Başkan, ABD hegemonyasını korumak için ekonomik  yaptırımları, geniş çaplı askeri müdahalelere tercih ediyor. Bu yöntemle İran’ı masaya getirdiği gibi Rusya’yı da getireceği düşüncesinde.

 

Uluslararası kamuoyunda şimdi popüler tartışma askeri müdahaleler olmaksızın ekonomik yaptırımların işe yarayıp yaramayacağı. ABD’li Cumhuriyetçiler’e sorarsanız, Obama askeri güç kullanmakta bu kadar isteksiz bir profil çizmese Kırım’ın Rusya’ya ilhakı hiç gerçekleşmeyebilirdi.

 

Bu sorunun cevabını ABD’nin yöntemlerinden çok, Putin’in Avrasya Birliği’ni ne kadar istediği ve hangi koşullarda kurmaya razı olduğunda aramak bizi daha gerçekçi bir sonuca taşıyacak gibi gözüküyor. Sonuçta iktidarını savaş ve yüzbinlerce insanın hayatı üzerine tesis etmiş bir liderden söz ediyoruz. Bu defa masaya sürdüğünün Rusya’nın bizzat kendisi olmadığından nasıl emin olabilirsiniz ki?

 

Arka Plan

 

Putin, Kırım’ı ilhak konuşmasında SSCB’nin çöküşünü 20. yy’ın en büyük felaketi olarak tanımlarken son derece samimiydi. Aynı yüzyıl içinde milyonlarca insanın hayatına mal olan dünya savaşlarının yaşandığını hesaba katıyor olsa bile.

 

Kimileri için felaketin kendisi olarak kabul edilen bir rejimin çökmesi, onun perspektifinde dünyanın ihtiyaç duyduğu dengeyi kaybetmesi anlamına geliyor.  Ülkesinin içine düştüğü durumun tek sorumlusu olarak Batı’yı görüyor olması bunun en önemli sebebi. Onun baktığı yerden bütün aksaklıklarına rağmen SSCB dağıtılmadan bir rejim değişikliği yapılabilir ve böylece  Rusya güç kaybetmeyebilirdi. Rusya’nın SSCB öncesinde bir imparatorluk olduğunun farkında ancak bu imparatorluğun tüm diğerleri gibi  zorbalıkla kurulduğunu düşünmüyor. Sorun da burada başlıyor zaten.


Batı’nın post-sovyet stratejisi Sovyetler’in etki alanında Rusya’ya miras kalan hegemonyayı zayıflatmak üzerine kurulu.  Putin’in hedefi de bu ülkeleri yeniden birleştirerek, “20. yy’ın felaketi”ni telafi etmek. Doğu Avrupa’da füze kalkanı tartışmaları, Orta Asya’da hakimiyet savaşı, Gürcistan, G. Osetya, Abhazya ve nihayet Suriye çatışmasının kökeninde bu hegemonya çatışması yatıyor.  


Birliğin kurulmasının önündeki en temel sorun, katılımı sorunsuz olarak gerçekleştirebilecek ülkelerin sayısının azlığı. Zira Rusya ne ekonomik ne de kültürel açıdan bir cazibe merkezi sayılmaz. Çevre halkların Rusya’yla ilgili acı dolu hatıraları da tazeliğini koruyor. Bu yüzden bu ülkeler, gevşek bağlarla kurulu BDT’ye üye olsalar da Rusya’yla sıkı fıkı bir birliğe bugüne dek yanaşmadılar.


Ukrayna’nın birliğe katılması bu açıdan hayati bir önem arzediyordu. AB’ye komşu büyük bir ülkenin varlığı pek çok ülke için ilham verici olacaktı. Putin, Rus yanlısı olarak bilinen Yanukoviç’in kararlı adımlar atmamasından rahatsızdı ve iktidarı süresince Yanukoviç’i sıkıştıracak pek çok adım attı. Üstelik bu adımları AB kanadında da tolere ediliyordu.


Yanukoviç’e yönelik muhalefetin giderek yükselmesi, devrik liderin yetersizliği ve zannedildiği kadar da Rusçu olmaması Putin’i farklı arayışlar içine sokmuştu.

Seçimlerde farklı bir ismi desteklemek üzere hazırlıklara başlamıştı. Süreci yakından takip edenler, Putin’in Yanukovich’i bağrına basmadığını da gözlemlemişlerdir. Eğer süreç istediği gibi gelişseydi, Gürcistan’da uyguladığına benzer bir stratejiyle Ukrayna’da kendisine çok daha yakın bir lideri iktidara getirip Avrasya Birliği sürecini başlatacaktı.


Ancak Yanukovich’in AB’yle gümrük birliğine gitme yönünde adım atmasını engellediğinde Ukrayna halkı net olarak tavrını gösterdi. Putin’in Avrasya Birliği’nin köşe taşı olarak gördüğü Ukrayna, sırtını Rusya’ya dönerek  kesin ve geri döndürülemez bir şekilde AB yürüyüşünü başlattı. Putin, uzun süre önce planlanmış, gerçekleşeceğine kendisinin dahi ihtimal vermediği bir senaryoya yöneldi:


Kırım, “Anavatana” geri getirildi.


Peki ama ne pahasına?

Devam Edecek…

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*