Sömürgeciler sömürdükleri toplumların danslarını bir tehdit olarak algılayabiliyorlar. Bu yüzden sömürgelerinde danslara müdahale ederek onları "medenileştirme"ye çalışıyorlar. SSCB’de bizim danslarımız da aynı akıbete uğramış.

Alper Hraça 08 Nisan 2013
Çerkes Dansları’nın Bir Geleceği Var mı?

Bazı antropologlar ritim duygusunun temelinde yürüme ve anne karnında işitilen kalp atışlarının yattığını öne sürüyor. Bazıları da , diğer pek çok canlı aynı seslere maruz kaldığı halde yalnızca insanların bu seslerle etkileşime geçebildiğini söylüyor. Bu özellikleri sayesinde de  bireyler bir tür nörolojik transa geçerek kolektif bir kimliği paylaşma becerisi göstermişler.  Grup kimliğinin öne çıktığı bu trans hali, atalarımıza ağaç tepelerinden inerek kendilerini savunabilmelecekleri düzlüklere yerleşme şansı vermiş.  Teori doğruysa, yaklaşık 14-15 milyon sene önce hominidlerin hayatta kalmak için verdiği mücadele bildiğimiz anlamıyla insanlığa giden yolu da açan etkenlerden biri olmuş.

 

Guşıps’ın Mart ayı dosya konusu Çerkes danslarıydı.  Pek çok dans grubuyla yapılan söyleşiler ve uzman görüşlerinden anladığım,  15 milyon sene sonra Türkiye’de yaşayan Çerkesler’in  tıpkı insanlığın ortak atası  hominidler gibi modern alanlarda  varlıklarını sürdürmek için dans etmek zorunda kaldığı oldu.  Bu ayıbı  Türkiye’nin ulus-devlet politikasının hanesine mi, mücadele etmektan kaçan Çerkesler’in hanesine mi yazacağımız sorusunu bir kenara bırakıyorum.  Niyetim dosyamızın ışığında bu çaresizliği biraz sorgulamak.

 

Dans ve siyasi mücadeleyi birbiriyle çatışır gördüğümün düşünülmesini istemem.  Dosyada yer alan Susan Reed’in kaleme aldığı Merisa Şahin’in Türkçe’ye kazandırdığı “Dansın Politikası ve Şiiri” adlı makaleden de anladığımız kadarıyla dans ve siyaset birbirleriyle güçlü bir etkileşim içindeler çünkü dans gerek birey gerekse toplum için benlik duygusunu güçlendiren bir faaliyet. Öyle ki, sömürgeciler mesela sömürdükleri toplumların danslarını bir tehdit olarak algılayabiliyorlar.  Bu yüzden sömürgelerinde danslara müdahale ederek onları “medenileştirme”ye çalışıyorlar. SSCB’de bizim danslarımız da aynı akıbete uğramış.

 

Altmış senelik tarihi boyunca dernekler bünyesinde çok sayıda dans ekibi kuruldu ve binlerce insanımız bu ekiplerde dans etti.  Dernekler  tercihlerini geleneksel danslardan yana değil, SSCB’de modernize   edilmiş dansları icra etmekten yana kullandılar.  Bunun da sebebi  dansları sahneye aktaracak uzmanlığın diasporada oluşmamış olması ve bu uzmanların II. Dünya savaşı ardından Türkiye’ye gelmeleri. SSCB kapsadığı coğrafyada bütün geleneksel dansları  benzer kareogrofilerle şekillendirirken amacı  inşa etmek istediği modern Sovyet kimliğinin ihtiyaç duyduğu türdeşliği yaratmaktı. Bu sebeple yeni dansları icat ederken, eskilerine saldırarak yok etti.

 

Bu dansların diasporaya taşınması tam da, geleneksel-modern çatışmasının başladığı bir döneme denk gelir.  Bu transfer  bir devlet politikasıyla desteklenmediğinden Türkiye’de geleneksel dansların yok olmasına yol açmadı. Bunun yerine geleneksel ve modern danslar arasında bir çatışma yaşadık. Bu çatışmanın bir boyutu  kuşkusuz, modernize edilmiş dansların toplumu sahne karşısında kitleselleştirip pasifleştirirken, geleneksel olanın toplumun kendisini sahnenin içine çekiyor olmasından kaynaklanıyordu.  Bu, toplumun zaten içinden bulunduğu dönüşüm süreciyle uyumlu bir çatışmadır.

 

Burada temel sorun, dansların  profesyonellerin gerçekleştirebileceği şekilde tasarlanmış olmasından kaynaklanıyordu.

 

Bu kareografileri tasarlayanlar ele aldıkları toplumun yaygın bir şekilde bu dansları icra etmelerini değil, seçkin bir dans grubunun pasif izleyicileri olarak Sovyet kimliğine eklemlenmelerini bekliyorlardı.  Bu ideolojik altyapıyı Türkiye’de kuracak bir irade olmadığından kimse Sovyet kimliğiyle bağ kurmadı elbette. Bilakis kaynağı anavatan olan bu danslar insanlarda atalarının binlerce yıldır aynı kıyafet ve dansları icra ettiği hissini uyandırıyordu. Bu da bu dansların diasporada modern alanda kimlik duygusunu güçlendiren bir faaliyet olmasına sebep oldu. Ancak  bunun ağır da bir bedeli vardı:

 

Danslar yoğun çalışma ve kondüsyon gerektiriyordu.  Gençler boş zamanlarını büyük ölçüde bu faaliyetlere ayırırken, sahneye çıkabilecek insan sayısı sınırlı olduğundan çok sayıda insan dışlandı. Bu derneklerde rekabete dayalı bir kültür oluşturdu.  Narsizm modern Çerkes bireyinin ortak bir sorunu haline geldi.  Toplumsal kimlik de senede bir veya bir kaç defa da olsa kurulan sahnelerle sınırlı alanlarda tüketilir bir duygu haline getirildi.

 

Kafkasya’dan Türkiye’ye taşınan uzmanlar yüzünden diasporada bir uzmanlık da geliştirilemedi. Demode kareogrofiler ve yarı amatör- yarı profesyonel girişimler yüzünden danslar hiç bir zaman yeterince ilgi çekici olmadı.

 

Ancak yine de binlerce insanımız bu faaliyetlere katıldı.  Sonuçta bu faaliyet sayesinde, ötekileri dışlayabilecek, kolektif kimlik duygusu yaratabilecek  ve gelenek icat edebilecek elverişli sayıyı yakalayabiliyordu.

 

Şimdilerdeyse bu süreçte bir değişim söz konusu.  Ulus-Devlet’in zayıflaması ve kamusal alanın rahatlamasıyla birlikte Çerkesler daha geniş bir hareket alanına sahipler artık.  Özellikle son iki senenin 21 Mayıs eylemlerinin kitlesel katılım açısından dans etkinliklerini geride bıraktığını gözlemliyoruz. Bu bir siyaset ve mücadele alanının artık Çerkesler’in önünde açıldığına dair önemli bir gösterge.

 

Bu sürecin dansları geride bırakan ya da zayıflatan bir boyutu olup olmayacağı biraz da bu danslara gönül vermiş insanlarımızın çabalarına bağlı.  Biraz cesaret edip, dar bir profesyonel grupla bu dansları zamanın ruhuna uygun şekilde yeniden sahneye uyarlayabilecekler mi?  Veya geleneksel dansları yeniden yaygınlaştırıp, toplumsal alanı güçlendirebilecekler mi?

 

Çözüm için belki de pratik bir yol bulunabilir:

 

Siyasetçilerimiz dans etmeyi,  dansçılarımız da siyasete bulaşmayı deneyebilirler pekala.  Bir kimlik mücadelesinde dansın ve müziğin ne kadar önemli rolü olabileceğini anlamak için dünyadaki örneklerine bakmamız yeterli.

 

Sonuçta  dans etmeyi bilmeyen bir toplumun uğruna mücadele edilecek bir şeyi yoksa, mücadele etmeyi bilmeyen toplum da kendisine dayatılan dansı icra etmeye mahkum oluyor.  Bunun kanlı canlı tanıklarıyız en nihayetinde.

 

 

Yorumlar (1)
  1. Saim Tuç Bic-ra on said:

    Sovyet Sisteminin son dönemleri, 1982 Haziran ayı, Kaberdey Balkar Yerel Devletine davet edilişimiz. Halkla ilişki kuramadık fakat, Serbest günümüzü tahsis ettiğimiz Gilaxsteney yöresinde bize verilen ziyafet ve yapılmak istenen düğünden anladık ki: İç kesimde, eski ulusal değerler, zaman içerisinde tamamen unutturulmaya ve vatan dışında olanları da RODİNA kanalıyla değiştirmeye yönelik uzun vadeli politikalar oluşturulmuş ve hayli mesafede alınmış. Sayın Alper HRAÇA Beğeniyle okuduğum folklorik değerlendirmeniz, kominizim dönemindeki bu seyahatimizi hatırlattı. Çerkeslerin kültürünün sadece oyundan ibaret olmadığı malum ve aşındırmaya tabi tutulmuş diğer toplumsal değerleri de, bu tarda incelemeye alacağınız umuduyla teşekkür ediyorum ve başarılar diliyorum.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*