Milliyetçilik, halkların kadim değerlerini muhafaza ederken diğer halkların kültürel dokularına yabancılaşması ile oluşan bir olgu değil, gücü elinde bulunduran egemen sınıfların bir inanış ya da etnisite üzerinden tüm halklara karşı uyguladığı dayatmanın kendisidir…

Abreg Togan 28 Ağustos 2014
Modernite Kıskacında Kadim Değerler Ne Anlam İfade Eder?

 

Kadim kültür, kadim değer bağlamında daha önce kaleme alınan iki yazıya binaen gelen yorum ve eleştiriler çerçevesinde, kadim kültür kadim değer ilişkisi, neşet ettiği tarihsel arka plan ve günümüz dertlerine deva olabilmesi açısından taşıdığı anlam daha temelden bir izahı gerekli kılmış ve bu yazı bu amaçla kaleme alınmıştır.

 

Öncelikle kadim anlayışlar ile kadim anlayışı sekteye uğratan modern anlayışlar arasındaki farklılığı belirtmek de fayda var.

 

Modernite, insanlık tarihindeki kırılmanın siyasal, toplumsal, bireysel bir formudur. Kırılma ne zaman yaşanmıştır peki? Sınıfsal çatışmanın en yoğun yaşandığı yani feodaliteden kapitalizme geçiş sürecinde. Bu temel ayrışmayı mülkiyet üzerinden okumak çok daha kolaylaştırıcı olacaktır.

 

Feodal düzende mülkiyet, kilise ile kralın çatışma alanıdır. Senyör eliyle bu mülkiyet çatışan iki ana güç etrafında şekillenmiştir. Kilise “çifte kılıç” teorisiyle kendini tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak görmüş kralı da kendisine bağlı bir güç olarak vehmetmiştir. Buna uygun olarak da mülkiyetin gerçek sahibinin kilise olduğu ön kabulüyle hareket etmiş ve kral ile çatışma alanları doğurmuştur. Bu tartışma batı devrimler tarihi ile birlikte burjuva sınıfının doğuşuna ön ayak olmuştur. Burjuva sınıfıyla birlikte “eski”ye ait kurumlar kilise ve taht tarihin çöplüğüne gönderilmiş ve artık mülkiyet ilişkileri insanın öznelliği üzerinden yeniden üretilmiştir. Yani artık mülkiyet kilise ya da krala ait değil bireye yani insana ait bir olgu olarak var olmuştur. Bu da kaçınılmaz olarak özel mülkiyetin mutlaklığını var etmiştir.

 

Özel mülkiyet hukuk yoluyla teminat altına alınmış; ulus devletler de bu özel hukukun savunusunu gerçekleştirmişlerdir. Parlamenter sistem yoluyla da egemen sınıfın özel mülkiyeti, mülkiyetsiz yoksullara onaylatılmıştır.

 

Tam bu aşamada modernite, “aklı ve insanı merkez olarak belirler, toplumsal yaşamı rasyonalize eder, dini toplumsal yaşamda arka plana iter ve laikliği ilke olarak benimser. Öznenin ve özgürlük fikrinin yaygınlaşıp güçlenmesi ve bunların tüm siyasal ve felsefi düşüncenin merkezi durumuna gelmesiyle anlamını bulur.” böylelikle modernite kapitalizmin kurumsal üst çatısı olur.

 

Aydınlanma hümanizmle birlikte insanı özne kılarak geçmişle olan bağıntısını kopartır. Modernite bu fikrin yürüyen ayaklarıdır ve modernite de Anthony Giddens’ın deyişiyle bir “devamsızlık” olarak karşımıza çıkar.

 

İşte bu denklemde burjuva sınıfı yeni mülkiyet ilişkilerini belirleyen etmen olduğu için hem siyaset, hem hukuk, hem sanat hem yeni bir din anlayışı vs. üretebiliyor ve bunun taşıyıcı gücü olabiliyor. Burjuva sınıfı dışında kalan geniş kesimler ise kendilerini modern toplumda var edecek paradigmaları oluşturma gücünden yoksun oldukları için ya geçmiş devletçi anlayışların siyasi ve dini pratiklerini günümüzde yaşatmaya çalışıyor ya da halkların bağımsız ürettikleri kadim değerleri korumayı yol seçiyor.

 

Keskin bir kopuşu ifade eden bu devamsızlık hali yoksul ve yoksun, geniş halk kesimlerde büyük bir güvensizliğe ve çaresizliğe sebep oluyor. Moderniteye adapte olamayan halklar modern devlet kıskacında kaldıklarından dolayı, geçmişe ait ne varsa – çok fazla irdelemeden – savunmaya başlıyor ve muhafazakârlaşıyor.

 

Modern ideolojiler geniş yoksul kesimleri bu kıskaçtan kurtarabilecek kadim bir anlayıştan yoksun görünüyor. Maalesef bu boşluğu postmodernite de dolduruyor. Modernitenin çöpe attığı geçmiş kültür ve inanışların postmodern çağda tekrar gün yüzüne çıkarıldığını görüyoruz. Postmodernite, moderniteye tepki olarak büyük anlatılar çağının sona erdiğini ve her bireyin ya da topluluğun kendi hikâyesi olduğunu gün yüzüne çıkarınca, kadim değerler folklorik bir içerikle küresel kapitalist sistemin nesneleri olmaya başlıyor.

 

Savunmasız kalan geniş yoksul kesimler ya postmoderniteye teslim olup kapitalizmin içerisinde nesneleşecek ya da tarihi ikiye bölen ve devamsızlık üreten modernitenin ötekileştiriciliği karşısında daha da içene kapanıp muhafazakârlaşacak.

 

Bu muhafazakârlaşma milliyetçilik ile paralel okunuyor. Oysa Milliyetçiliğin 19. Yüzyılda baş göstermiş yirminci yüzyıla damgasını vurmuş bir anlayış olduğu varsayılır. Feodalitenin son bulmasıyla insan, kral ve kiliseden bağımsızlığını kurtarmış ama bu sefer “hayali bir cemaat” olan milliyetçilik illetine tutulmuştur. Lakin bu anlayışın kökenleri İblis’te sembolize edilen insanlık tarihinin ilk aşamalarından beri mevcuttur.

 

İblis’in reddiyesi üstünlük iddiasından ileri gelmektedir. İblis, Toprak ve ateşi kıyas ederek ateşin topraktan üstün olduğunu, Araf suresi 11/12. Ayetlerde ifade edildiği üzere şu şekilde ileri sürmüştür;

 

“Andolsun, Biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: ‘Adem’e secde edin (selamlayın)’ dedik. Onlar da İblis’in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı. (Allah) Dedi: ‘Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?’ (İblis) Dedi ki: ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.’”

 

İşte İblisin bu üstünlük iddiası varlık âlemindeki tüm öznelerin farklılıklar içinde barış halinde yaşamasının önüne geçmektedir. Varoluşsal farklılığını gün yüzüne çıkararak sahip olduğu ayrıcalıklı pozisyonunu korumayı amaç edinmektedir. İbliste formüle edilen bu anlayış insanlık tarihi boyunca sürekli karşımıza çıkmaktadır.

 

Mülkiyeti elinde bulunduran egemen sınıfın bu duruma bir meşruiyet kazandırması gerekmekteydi. Nemrut bunu kendinden menkul kılmıştı. O ölümsüz tanrıydı, firavun da hakeza öyleydi, ama bu anlayışlar peygamberlerin devrimci mücadeleleriyle son buldu. Yerine tanrının temsilcisi imparatorlar, krallar, padişahlar, halifeler dönemi geldi. Bu sefer Mülkiyetin meşruluğu tanrının yeryüzünde temsilcisi olmasına bağlıydı. Bu anlayışlar da yıkılınca modern dönemlerde hayali bir cemaat inşa edildi. Buna ulus dendi. Kralları ve imparatorlukları alaşağı eden burjuva sınıfının özel mülkiyetinin bir meşruluğa ihtiyacı vardı. Tanrılar yıkıldı, tanrının temsilcileri de yıkıldı. Şimdi burjuva sınıfının özel mülkiyetini kim koruyacaktı? İlk aşamada bunu kendi başına yapamazdı. O yüzden Burjuva sınıfının özel mülkiyetinin güvenliğini sağlayacak hem silah hem de hukuksal gücü elinde bulunduracak bir “çatı”ya ihtiyacı vardı. Bu çatı ulus devletti ve Fransa Fransızların, Almanya Almanların Türkiye de Türklerin olmalıydı.

 

Yani Milliyetçilik, halkların kadim değerlerini muhafaza ederken diğer halkların kültürel dokularına yabancılaşması ile oluşan bir olgu değil, gücü elinde bulunduran egemen sınıfların bir inanış ya da etnisite üzerinden tüm halklara karşı uyguladığı dayatmanın kendisidir…

 

Bu kısır döngüden çıkış yolu için kadim değerlerin ontolojik kökenlerine dönerek bütün halkların eşitliği, kardeşliği ve ortaklaşmacılığı düzleminde bir araya getirebilecek bir yolu sürmek gerekmektedir.

 

Peki, kadim öğreti nedir. Kadim, öncesi olmayandır. Oysa yeryüzünde egemen anlayış ontolojik kökenleri kendi üzerinden tanımlar. Örneğin Nemrud’un “mutlak tanrı” olması mülk ve otoritedeki sahipliğini ontolojik olarak kendini mutlaklaştırma yoluyla sağlıyor. İşte bu kadim anlayışlar sürekli ezeli ve ebedi Allah’a yönelme çağrılarını tam da bu egemen sınıflara yönelik gerçekleştiriyorlar. Şu mısralarda bu gerçeklik daha da açığa çıkmaktadır:

 

“Toprağımdan çık

 

Niçin?

 

çünkü o benim

 

nereden aldın onu

 

Babamdan

 

o nereden aldı

 

Babasından

 

Peki, o nereden aldı

 

Onun için dövüştü

 

O halde ben de seninle dövüşeceğim”

 

Carl SANDBUR (Evet, Halk şiirinden)

 

İşte tam da burada modern ideolojiler aydınlanmanın etkisiyle ontolojik meşruluğu insana vehmediyor ve böylece güçlü olan sahip olmanın meşruluğunu da yaratmış oluyor. İnsan bu durumda öncesi olmayan ile ontolojik bir “devamlılık” içerisinde olmalıdır. Yeryüzüne bir halife atayacağım ayetinde olduğu gibi halife de öncekinin devamı niteliğindedir. Önceki, sonsuz ve ebedi varlığın kendisidir. Yani ontolojik olarak ezeli ve ebedi varlıkla bilinç düzeyinde uzamsal bir misyon yüklenen insan egemen anlayışa karşılık özne-nesne, yöneten-yönetilen, ezen-ezilen, patron–işçi gibi kalın çizgileri ortadan kaldırarak ezeli ve ebedi varlık içerinde birliği (tevhidi) inşa etmeyi amaçlamalıdır. Yaratılışımızdan ya da yaşamsal süreç içerisinde edindiğimiz farklılıklarımızı kabul ederek mülkiyette ortaklaşıp rızaya dayalı bir anlayışı ete kemiğe büründürebilmelidir. Bu noktada gücü ve mülkiyeti Allah’a has kılan kadim öğreti Hobbes’un ifadesiyle “insan insanın kurdudur” anlayışını ters yüz ederek insan, insana, doğaya, varlığa karşı sorumludur anlayışını ikame ediyor.

 

Bu sorumluluk bilincinin Kur’an’daki karşılığı takva sahibi olmaktır. Takva sahibi olmanın ön koşulu da gücü ve mülkiyeti tüm varlık âlemi arasında yaygınlaştırma ve ortaklaştırmayla mümkündür.

 

Bu kadim anlayışı insanlık tarihi boyunca peygamberler ezilen halklarla birlikte omuzlamış ve “tanrı-insan” özdeşliğini yıkarak en son Hz. Muhammed ile birlikte ortaklaşmacı bir anlayışın tohumlarını atmıştır. Maalesef bu anlayışın içerisinden yeniden neşet eden egemenler, dini siyasal ve toplumsal bazda kendi çıkarlarına uygun hale getirerek bu kadim anlayışı görünmez kılmaktadırlar. Peki, bu kadim anlayış tarih içerisinde silinmiş mi yoksa bu çatışmanın dışında kendine özerk alanlar tahsis edebilmeyi başarmış halkların kadim kültürlerinde hala yaşıyor olabilirler mi?

 

Bu sorunun cevabını konudan ayrılmamak adına Çerkes halkı açısından değerlendirdiğimizde bugün itibari ile çoğunlukla ritüel bazda hayatiyetini devam ettirebilen Çerkes kadim kültüründeki iş tutuş ve eyleyiş biçimlerinde görmek mümkündür. Bu iş tutuş ve eyleyiş biçimlerindeki mana derinliği, dayandığı evrensel değerler maalesef hâkim modernite paradigmasının tesiri ile anlamsız, geçersiz, çağdışı görülebilir. Ancak şekilsel olarak dahi varlığını devam ettirme direnci gösterebilen bu kültür, tarihsel kadim değer ipuçları taşımakta inatçı ve ısrarcı olması açısından özelde Çerkes sorunu genelde çağın sorunları dikkate alındığında çözüm açısından kıymete haizdir. Sorun, günümüz koşullarında değer ihtiva etmesi bakımından nasıl açığa çıkarılacağı ve cari, işleyen bir mekanizmaya nasıl büründürüleceği sorunudur. Burada nasıl sorusu günümüzde genel olarak kilit soru gibi algılanabiliyor, ancak nasıl sorusuna bizi getirmesi gereken sorular neden ve niçin sorularıdır. Neden ve niçin sorularındaki mutabakat nasılın tartışılmasını kolaylaştıracaktır. Bu durum neden ve niçin sorularının dayandığı “bilinç” ile nasıl sorusunun dayandığı “bilgi” arasındaki önceliği de tayin edecektir.

 

Konumuz olan Çerkes kadim kültüründe, günümüze yansıyan ve çoğunlukla şekilsel olarak hayatiyetini sürdürmeye çalışan Xabze, öncelikle neden ve niçin sorularına muhatap kılınmalı, anlam derinliği kavranmalı, süregelen evrensel kadim değerlerle ilişkisi açığa çıkartılmalı daha sonra ise nasıl sorusuna muhatap kılınmalıdır. Xabze olarak bilinen Çerkes kadim kültürünün hayata dair önerdiği iş tutuş ve eyleyiş biçimleri neden, niçin sorularının cevabı anlamlandırılmadan nasıl sorusuna muhatap kılmak dayandığı paradigmayı yok sayarak yargıya tabi tutmak olur. Bu da metre ile kilo ölçme anlamsızlığına bizi sürükler.

 

Daha önceki mevzu ile alakalı yazılara “tarihe gömülü atlar” başlığı ile cevap niteliğinde bir yazıyı kaleme alan Ubıh Melih arkadaşın verdiği Xabze örneği derdimizi anlatabilmemiz açısından müşahhas bir örneklik teşkil edecektir. Çerkes kadim kültürünün “büyüklerin yanında ebeveynlerin çocuklarını sevmemesi” olarak günümüze yansıyan şekli, aslında “büyüklerin yanında ebeveynlerin çocuklarına bir sevgi gösterisinde bulunmamalarıdır”. Ebeveynlerin çocuklarına büyüklerin yanında sevgi gösterisinde bulunmamaları onları sevmedikleri anlamını taşımaz. Sevgi sanal, içsel bir kavramdır. Bu bakımdan Xabze’den Çerkes ana babalarının çocuklarını sevmedikleri anlamı çıkmaz. Bahse konu bu Xabze’den Çerkes ebeveynlerin başkalarının yanında kendi çocuklarına sevgi gösterisini kamunun önünde açığa çıkarmamalarında neden ve niçin soruları sorulduğunda Çerkes ebeveynlerin sevgiyi, kendi özellerine hapsedip bireyselleştirmeyerek kendi çocukları üzerinden öncelikle yakın akraba ve genişleyen bir biçimde kamusal alanda tutmak istemelerindendir. Kaldı ki Çerkes kültüründe ebeveynler tarafından görünür kılınmayan çocuk sevgisi, amcalar, yakın akrabalar, komşular ve çevre tarafından ziyadesi ile görünür kılınır. Böylelikle bu Xabze bağlamında neden ve niçin sorularının cevabı ortaklaşmacılık ve komün kültürü açısından anlamlı kılınmış olur. Sadece Xabze açısından irdelendiğinde dahi kadim Çerkes kültürünün ortaklaşmacılık, paylaşım ve dayanışma babında taşıdığı değer, evrensel kadim değerler açısından taşıdığı kuvvetli damarın ne denli anlamlı olduğu anlaşılabilir kanaatindeyim.

 

Kendi çocuklarına olan sevgisini özelinde tutup, bireyselleştirmeyerek bu sevgiyi belli formlarda kamusallaştırabilen bir halkın kendi yakın çevresinden başlayarak sevgi bağlamında içsel bir sahipliğinin görünür şeklinde kamusallaştırabilmesi, bireysel sahiplik duygusuna kamusal sahiplik duygusunu tercih edebilme erdemi ile izah edilebilecek evrensel kadim bir değeri hala bugün Çerkeslerin kültürlerinde taşıyor ve yaşatıyor olabilmeleri önemsenmesi gereken bir durum değil midir? Konu Xabze örnekliği üzerinden tartışıldığı için bu örnek üzerinden değerlendirmeye tabi tutuldu yoksa bir çok Xabze örneği vardır ki nasıl sorusundan önce bir nebze neden ve niçin sorularına muhatap kılındığında bize aynı ortaklaşmacı, dayanışmacı, eşitlikçi, paylaşımcı kodların ipuçlarını verecektir.

 

Sonuç olarak tarihsel arka planla günümüz dünyasını ikiye bölen “bir devamsızlık” oluşturan moderniteye karşı kadim kültürlerin ilk insanlık tarihinden günümüze değin açığa çıkan ezen-ezilen çelişkisinde ezilenlerin ortaklaştırıcı değer, kültür ve pratikliklerinin günümüz dünyasında yeniden üretilmesi adına evrensel kadim değer izlerini hala taşıyabilen bu kadim kültürün öncelikle neden ve niçin sorularına muhatapla anlam derinliklerine varılmalı, Çerkeslik ve insanlık adına kıymeti kavranmalı, daha sonra ise nasıl sorusuna muhatap kılınmalıdır. Aksi takdirde nasıl sorusunun öncelenerek taktiksel sathi bir seviyeden, neden ve niçin sorularının karşılığı olan anlam derinliği taşıyan stratejiye varılamaz. Stratejisi olmayan taktiklerde atlar tarihe gömülü kalır. Stratejisi olan taktiklerde atlar her daim koşmaya devam eder.

Yorumlar (1)
  1. Nart Can on said:

    Abreg Togan’a ve Melih Ubıh Özel e Guşips de özlediğim “müzakere” leri için teşekkür ederim. Bundan sonra da devamında, bizler için, yarar görüyorum. Kutlarım. Selamlar.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*