Uğur Ümit Üngör ile Söyleşi
Yoksulluk, Teşvik ve Korku.
13:34 5 Mayıs 2014

Dr. Uğur Ümit Üngör, Doğu Anadolu Bölgesinde yaşamış Ermeniler ve 1915’de bölge Ermenilerinin yaşadıkları konusunda kitapları olan bir akademisyen. Türkiye’de duymaya alışık olmadığımız çalışmalara imza atmış kendisi. Özellikle Diyarbakır Ermenilerini araştırırken kesişmiş Çerkesler ile yolu. Ermeni Soykırımı ile Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün birlikte değerlendirilmesi gerektiğini iddia ediyor. Kendisiyle, 1915 öncesinden başlayan, İttihat Terakki’ye uzanan oradan Çerkeslere, İşbirliği konusuna, Çerkes Reşit Bey’e kadar oldukça zihin açıcı bir söyleşi gerçekleştirdik. Özellikle Çerkeslerin bu süreçteki motivasyonlarını anlatırken değindiği konular dikkat çekiciydi.

Guşıps: Olayın öncesini değerlendirerek başlayalım isterseniz? 1915’e nasıl gelindi?

Uğur Ümit Üngör: Genelde tarihçiler bu olayı Birinci Dünya Savaşı ile başlatıyorlar. Savaş başladı, büyüdü, radikalleşti, İttihat Terakki hükümeti paniğe kapıldı ve 1915’den itibaren Ermenileri imha etmeye başladı. Bu bana kalırsa oldukça sığ bir bakış açısı. Yaşananların bir geçmişi var ve bu çok eskilere dayanıyor. 1915 öncesini, daha doğrusu soykırıma giden süreci anlayabilmek için 50 yıl öncesine, hatta Tanzimat’a kadar geri gitmek gerekiyor.

1860’lı yıllarda, Osmanlı Devleti’nin bugün Doğu Anadolu olarak bilinen bölgede otoritesi oldukça azalmıştı. Bölgede Kürt Aşiretleri çok güçlüydüler. Osmanlı Devleti, kendi iktidarını tekrar kurabilmek için aşiretlerin etkisini kırmak istedi. Bunu yaparken bir nevi kaş yaparken göz çıkartıyor tabi. Devletin uyguladığı politikalar sonucunda büyük aşiretler bölünüyor ve birbirleriyle savaşmaya başlıyorlar. Bu savaşların bölgede yaşayan Ermenilere yansıması da şu şekilde oluyor. O dönemde Ermenilerin yüzde 80’i çiftçi, yüzde 20’si ise entelektüel, ruhban ve esnaftan oluşturuyordu. Küçük Kürt aşiretleri arasında gerçekleşen savaşlar sebebiyle özellikle çiftçi olan geniş Ermeni kitlesi ciddi maduriyetler yaşıyorlar çünkü bu Ermeniler Kürt aşiretlerinin “mal”ı olarak kabul ediliyor. Ermeniler, oluşan maduriyetleri sebebiyle, haklarını savunmak için Ermeni partilerini kurmaya bu dönemde başlıyorlar. Armenakan partisi, Taşnak partisi, Hınçak partisi gibi. Bu üç parti de ilk etapta tamamen barışcıl bir şekilde, şiddet kullanmadan Osmanlı Devleti’ni protesto ediyorlar. Kürtlerin onlara karşı tavırlarından rahatsızlar ve bunu Osmanlı Devletine duyurmak için çabalıyorlar. Yani ilk etapta bu partilerin Osmanlı hakimiyetinin ve otoritesinin bölgede tekrar kurulmasını ve kendilerini korumasını istediğini söyleyebiliriz. Ancak padişah istese bile bunu yapabilecek durumda değil. Çünkü devletin böyle bir kabiliyeti yok, çok yetersiz ve güçsüz halde. Devlet Otoritesinin zayıf olması sebebiyle bölgede görevlendirilen Mutasarrıflar ve Valiler keyfi uygulamalarda bulunabiliyorlar. Çok fazla yolsuzluk yapılıyor ve halka yönelik şiddet uygulanıyor. Bu şiddet artıp, Ermeni partilerinin sesini kimse duymayınca partiler yavaş yavaş radikalleşmeye başlıyor. İlk önce Taşnak Partisi, Ermenistan Sorunu’nun barışçıl yoldan çözülemeyeceğine kanaat getiriyor ve ilk anda savunmak amaçlı silahlanıyorlar. Yani ilk silahlı hareketler “öz savunma” ile başlıyor. Bu öz savunma yavaş yavaş, özellikle Van, Erzurum, Bitlis gibi bölgelerde daha net ifadeyle Van gölü etrafında, Kürt aşiretlerine karşı yürütülen bir iç savaşa dönüşüyor. Çok büyük çaplı olmasa da küçük çaplı çatışmalar başlıyor. Mesela Taşnaklar gidip Kürt ağalarını vuruyorlar. Bunun üzerine ağanın aşireti Ermeni köyünü basıyor ve insanları öldürüyor. Bu gibi olaylar artarak devam ediyor ve literatürde “Düşük Yoğunluklu İç Savaş” dediğimiz bir süreci başlatıyor. Osmanlı Devleti bu olayları yatıştırmak için hiçbir şey yapmadığı gibi olayları daha da içinden çıkılmaz hale getiren Hamidiye Alaylarını kuruyor. Abdülhamit tarafından kurdurulmuş alaylardır bunlar, arşivlerde Abdülhamit’in bu konudaki emirleri de var biliyorsun.

Hamidiye Alayları da devreye girdikten sonra Ermeni – Kürt, Ermeni – Türk ilişkileri düzelmeyecek bir hal alıyor. Yani Birinci Dünya Savaşı olmasaydı yada Soykırım gerçekleşmeseydi de bu ilişkiler son derece tatsız bir durumdaydı.

Guşıps: Hamidiye alayları nasıl ve kimlerden oluşturuldu peki?

Uğur Ümit Üngör: Ermeni – Kürt çatışmalarının olduğu ve ardından Hamidiye Alayları’nın kurulduğu dönem, 1860’lar. Bu aynı zamanda Kuzey Kafkasya’da Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün de gerçekleştiği dönem. Sürgün gelen aciz durumdaki insanların Hamidiye Alayları’nda asker olarak görevlendirilmeleri ile karşılaşıyoruz. Ki devlet kuruyor nihayetinde bu alayları, Çerkesleri de devlet alıyor alayların içine. Aslında Çerkes Soykırımı ve Sürgünü ile bu olaylar paralel konular ve tarihçiler tarafından birlikte ele alınması gereken hadiseler. Ancak maalesef birlikte değerlendirmeye tabi tutulmuyorlar. Kürt tarihini çalışan arkadaşlar bu konuyu fazla işlemiyor. Aynı şekilde Çerkes tarihini çalışanlarda Ermeniler ve Kürtler arasında yaşanan ve devlet marifetiyle Çerkeslerin dahil olduğu bu iç savaşlardan habersizler. Sanki olaylar iki farklı ülkede oluyormuş gibi değerlendiriliyor. Halbuki bir tarafta sürgün ile bu topraklara gelen bir halk var ve bu halkın bir kesimi o ülkedeki iç savaşa dahil oluyor. Bu ikisini beraber değerlendirmek gerek.

Hamidiye Alayları temelde 20-30 Kürt aşiretinden oluşuyor. Bu aşiretler direk olarak Abdulhamit’e bağlı. Bölgede asayiş ve güven getireceği ümit edilen alaylar tam tersi bir sonuç doğuruyor. Burada Osmanlı devleti yine aynı hatayı yapıyor diyebiliriz. Çünkü Kürt toplumu içerisinde çatışmaları körüklüyor bu Alaylar. Hamidiye Alayları içerisine giremeyen aşiretler ile girenler arasında gerginlikler ve çatışmalar yaşanmaya başlıyor. Özellikle Amerikan Misyonerlerinin raporları incelendiğinde Kürt toplumu içinde bu sebeple oluşan çatışmalar çok net görülebilir.

1900’ler İttihat ve Terakki’nin geliştiği yıllar biliyorsun. Birinci Dünya savaşından önce, 1913’de Babıali Baskını oluyor. Bu aslında modern Türkiye tarihi açısından çok ama çok önemli bir konu. Çünkü açık seçik bir darbedir bu ve Osmanlı Devleti’nin seyrini tamamen değiştirmiş bir hadisedir. Bu olayla birlikte Talat, Enver, Cemal Paşaların etkinlikleri artıyor İttihat Terakki içerisinde. Sonraki olaylar bu üçlü tarafından gerçekleştiriliyor büyük ölçüde. Babıali Baskını ile başlayan süreç 1950’ye kadar da sürmüştür. İttihatçılar ve onların ardılı Kemalistler 1950’ye kadar Türkiye’de iktidarı, daha doğrusu hegomonyayı ellerinde tutuyorlar. Bu kadroların siyaseti oldukça ilginç. Abdulhamit gibi Müslüman milliyetçisi değiller daha çok Türk milliyetçisi bu kadrolar.

Türk milliyetçisi olmalarına rağmen savaşlarda Çerkes ve Kürtleri kullanıyorlar. Biliyorsun birçok Çerkes ve Kürt genci bu adamların hırsları sebebiyle kurban oluyorlar savaşlarda. Ermeni soykırımındaki pozisyonu da çok ilginçtir bu iki halkın. Ben bu konuyu çalışmaya başladığımda ilk olarak soykırımdan kurtulmuş birinci kuşak diyebileceğimiz kişilerin anlatılarını okudum. Bunlar soykırımdan önce Kayseri, Bolu, Balıkesir, İzmit, İstanbul, Diyarbakır, Eskişehir gibi Anadolu şehirlerinde yaşayan Ermeniler. Sözlü tarih çalışmaları sonucunda oluşmuş bu anıları incelediğimde Çerkeslerden bahseden o kadar çok hikaye ile karşılaştım ki şaşırdım. Ve maalesef çoğu olumlu hikayeler değil bunların.

Guşıps: Ne tarz anılar bunlar yani nelerden bahsediyor Ermeniler bu sözlü tarih çalışmalarında?

Uğur Ümit Üngör: Ermeni Soykırımını yaşamış kişilerin anılarında genelde Kürtler ve Çerkesler hiç iyi anlatılmıyor, bu çok dikkat çekici bir unsur. İşbirlikçi iki grup olarak anılıyorlar. Yani İttihat Terakki ile işbirliği yapmış ve soykırımda rol almış iki grup Ermenilerin gözünde Çerkesler ve Kürtler. Şöyle ibareler ile karşılaşabiliyorsunuz. “Kürtler ve Katil Çerkesler geldiler ve bizi öldürdüler. ” Benim özellikle dikkatimi çekmiştir mesele “Katil Çerkes” ibaresi çok sık geçer. Bu kaynakların çoğu İngilizce olarak ulaşılabilen kaynaklar, sizlerde edinip inceleyebilirsiniz. Bireysel özelliklerinin dışında etnik aidiyetleri ile anılıyor insanlar bu anılarda. Çok az sayıda Kürt aşiretinin adı geçiyor yada bir kaç Çerkes rütbeli ismiyle anılıyor. Ama bunların önüne de mutlaka Çerkes ibaresi ekleniyor. Çok sık geçen isimlerden birisidir mesela bu anılarda Çerkes Mehmet Reşit Şahingiray. Ben çalışmalarıma ilk başladığımda bu şekilde etnik aidiyetin vurgulanmasına bir anlam verememiştim. Sanki bu insanlar sadece Kürt yada Çerkes oldukları için soykırım yapmışlar gibi bir anlam çıkartabilirsiniz bu anılardan. Tabi bu ırkçı bir yaklaşım olur ve gerçekleri kesinlikle yansıtmaz.

Katliamlar esnasında madurlar katilleriyle ancak son anda karşılaşıyorlar, muhtemelen önceden hiçbirini tanımıyorlar. Onun için puşili birini gördüğü zaman Kürt, kamalı birini gördüğü zaman Çerkes diye kodluyor olabilirler. Soykırımdan kurtularak diasporaya dağılmış Ermeniler daha sonraki yıllarda da Çerkes veya Kürtlerle karşılaşmıyorlar muhtemelen.

Madur grupların ön yargıları olur her zaman. 1915 soykırımı ardından bu coğrafyadan ayrılmış Ermeniler daha sonraki Türkiye’ye dair yada burada yaşayanlara dair neredeyse hiçbir şey bilmiyorlar. Onların buraya ait olan hafızaları 1915’de donmuş gibi.

Bu anılarda Çerkeslere dair dikkat çekici şeylerden birisi de Kafkasya’dan gelen herkesi Çerkes yada Çeçen olarak kodlamaları. Buda gayet normal aslında, çünkü biraz önce de dediğimiz gibi tanımıyorlar bu insanları son ana kadar ve onların gözünde kamalı herkes Çerkes veya Çeçen.

Guşıps: İşbirliğinden bahsettiniz, bu konuyu biraz açmanızı istesem. Nasıl bir işbirliğinden bahsediyoruz burada? Bu insanlar hangi motivasyonlar ile böyle bir işe dahil oluyorlar?

Uğur Ümit Üngör: Bütün soykırım araştırmalarında bu “işbirliği” konusu oldukça önemli bir konudur ve çok fazla incelenmiştir. Örneğin Holokost ile ilgili çalışmalarda, özellikle Doğu Avrupa’da yaşayan Polonyalılar ve Ukraynalılar için kullanılır bu kavram. İşbirlikçilik; hakim olmadığın bir devletin soykırımında o devlet ile işbirliği yapmak anlamında kullanılıyor. Genelde işbirlikçiler soykırıma ideolojik nedenlerle katılmıyorlar. Bizim konumuzda da, Ermenilerden nefret ettiklerinden yada Türk milliyetçisi olduklarından dolayı dahil olmuyorlar sonuçta Çerkeslerde Kürtlerde bu sürece. Burada önemli soru şu; bu insanlar, yani bahsettiğimiz Çerkesler ise Çerkesler niye soykırıma dahil oldular? Bana sorarsan hem Çerkesler hem de Kürtler için geçerli olabilecek 3 temel neden var. Birincisi “Yoksulluk”. Genel olarak Ermeni toplumu, sosyo ekonomik açıdan hem Kürtlerden hemde Çerkeslerden daha iyi durumdaydı. Şehirlerde esnaflar, entelektüeller genelde Ermenilerdi. Yani orta ve üst sınıftılar. Kırsal da da benzer bir şey vardı. Özellikle azınlık müslüman toplumlarda ise yoksulluk çok ileri boyutlardaydı. Savaşlar ile bu yoksulluk daha da arttı. Yoksulluğun giderek artması ve Ermenilerin görece daha iyi durumda olmaları insanlarda huzursuzluklara sebep oluyordu. Yoksulluk bence bu sürece halkın dahil olmasında en önemli etkenlerden bir tanesidir. İkincisi “Teşvik”. Buda çok önemli bir etken. Teşvik olmadan hiçbir grup başka bir gruba soykırım uygulamaz. Sabah erken kalkıp bu gün bir kaç Ermeni öldüreyim diye düşünmez kimse. Bu hiçbir soykırımda yoktur. Her zaman bir devlet otoritesi vardır ve insanları teşvik eder. Hatta çoğu zaman soykırımı başkalarına, özellikle başka halkları teşvik ederek onlara yaptırmak devletin lehinedir. Devletle soykırımın bağlantısını kesmek devlet için çok önemlidir çünkü. O dönemde bile bazı İttihatçıların Amerikan Elçisine “Biz aslında bu soykırımı durdurmak istiyoruz ama maalesef Kürtlere hakim olamıyoruz. Çerkeslerde biliyorsunuz zaten vahşi insanlar ve durmuyorlar. ” dediklerini biliyoruz. Bunun belgeleri de var. Bu tarz kurnazlıkları İttihatçılar o dönemde de düşünmüşlerdi yani. Hem o dönemde hemde daha sonraki inkar politikasında bu argümanlar kullanılmıştır. Hatta bugün bile bu tarz çıkışları duyabilirsiniz inkarcılardan.

İttihat Terakki bu insanları Ermenilere saldırmaları için teşvik ederken de bazı argümanlar kullanıyor. “Şiddet tehdidi” bunlardan biri. Yani “ya siz gidip bu Ermeni konvoyunu katledersiniz yada sonradan sıra size gelir” argümanını kullanıyorlar. Daha bir kuşak önce soykırım ve sürgünü yaşamış Çerkesler böyle bir şey karşısında ne düşünebilirler sizce. Bu insanlar sonuçta vatansız kalmışlar ve buraya gelmişler, yaşamak ve varolmak için devlete muhtaç hissediyorlar kendilerini. Devlette kendilerine böyle bir argümanla yaklaşınca sürece dahil olmaları daha da kolaylaşıyor kanımca. Bunun dışında aktif teşviklerde var tabi. Şunu biliyoruz ki bazı mutasarrıflar ve valiler önde gelen Çerkeslere, Ermeni konvoylarının güzergahlarını söyleyerek, bunların imha edilmesi, mallarının ele geçirilmesi, kadınlarına el koyulması halinde ceza uygulanmayacağını bildiriyorlar. Cezasızlık yaratırsanız insanlar serbestçe katliamlara katılabilir. Bu Çerkeslere has bir durumda değil. Sonuçta cezasızlık bütün dünyada insanları suça teşvik eder. Dini referanslı teşviklerde söz konusu oluyor. “Bizler müslümanız Ruslar topraklarımızı işgal ediyor, Ermeniler de Hristiyan ve Ruslarla çalışıyorlar” propagandası yapılıyor o dönem. Özellikle Çerkesler üzerinde etkili bir yöntem bu çünkü Ruslar o dönemde Çerkesler için önemli bir propaganda aracı. Bu anlamda İttihat Terakki’nin Çerkeslere yönelik çok uyanık bir propaganda yürüttüğünü söyleyebiliriz. Onların en büyük korkularına hitap ettiler. Bu propagandanın aslında özeti şudur; “Ruslar sizi soykırıma uğrattı ve şimdi buraya geliyorlar, Ermeniler onlarla işbirliği yapıyor. Şimdi Ermenileri yok etmesseniz Ruslar buraya da gelecek. ” Zaten bütün soykırımlarda işbirlikçiler büyük ölçüde korku saikiyle bu sürece dahil olurlar. Çerkeslerin yaşadığı zaten ciddi bir travma var Ruslar ile ilgili. Bu korkuyu kaşıdığınız da insanlar kendilerini koruma saikiyle harekete geçip işbirlikçi olabiliyorlar. Yoksulluk, Teşvik ve Korku. Çerkeslerin motivasyonlarını bu argümanların sağladığını söyleyebilirim.

Bu korku saikini daha iyi anlayabilmek için bugün Suriye’den de örnek verebiliriz belki. Suriye’de küçük bir Alevi azınlık var biliyorsun. Bu insanlar Esad’ın etrafında kenetlenmiş durumda. Bunun sebebi Esad’ı çok sevmeleri değil. Esad’ın onlara saldığı “Sunni” korkusudur. Yani “ben gidersem radikal islamcılar gelir sizi katleder” diyor Esad. Ve insanlar hayatta kalabilmek için Esad’ı son liman olarak görebiliyorlar.

Guşıps: Çerkes olarak bu sürece dahil olup, ismi en çok geçen karakter herhalde Çerkes Dr. Reşit. Sizin bu konuda çalışmalarınız olduğunu biliyorum. Kimdir Çerkes Doktor Reşit?

Uğur Ümit Üngör: Dr. Reşit Bey 1873 Kafkasya doğumlu. Bir veya iki yaşında iken ailesiyle birlikte sürgün olarak Osmanlıya geliyor. Osmanlı İmparatorluğunda yetişiyor. Büyük ihtimalle ailesinde Kafkasya’ya dair anlatılan travmatik hikayeler kendisinin gelişim sürecinde etkili oluyor. Ergenlik çağının ardından üniversiteye gidiyor ve Tıp okuyor. Okul yıllarında siyasi olarak da radikalleşiyor ve radikal bir Osmanlı Vatanperveri oluyor. Özellikle Balkan savaşlarının Dr. Reşit üzerinde ciddi bir etkisi olduğunu biliyoruz. Savaş öncesi ve sonrası kendisi ile görüşenlerin anılarından anladığımız, Dr. Reşit Balkan savaşlarıyla birlikte özellikle Hristiyanlara karşı çok radikalleşiyor. Hatta kendisini savaştan sonra tanıyamadıklarını yazanlar bile var. Bütün Osmanlı vatanperverleri için kabustur Balkan savaşları ama Dr. Reşit için aynı zamanda Ruslar’a karşı kaybedilmiş bir savaş olması sebebiyle daha da travmatiktir.

Dr. Reşit Tıp’tan sonra Maliye de okuyor. Ve ilk görevine Ege bölgesinde Mutasarrıf olarak başlıyor. Birinci Dünya Savaşı esnasında ise Diyarbakır valiliği dönemi başlıyor. Bu dönem çok ilginç ve benim esas çalışmalarım ağırlıklı olarak Diyarbakır dönemine ait.

Dr. Reşit çok eski bir İttihatçı. Çok erken bir dönemde katılmış İttihat Terakki’ye, oportinist değildir yani, inanmış bir İttihatçıdır. Ancak en merkezi grubundan değildir İttihat Terakki’nin belki ikinci, üçüncü halkası içerisinde bulunabilir. Talat bey ile Diyarbakır valisi iken yaptığı yazışmalarını, kendi anılarını, Amerikan ve Ermeni gözlemlerini çok yakından inceledim. Hem kimliği hem siyasi duruşu ve yaptıkları ile ilgili çok detaylı bilgiler mevcut.

Talat Paşa daha soykırımı başlatmadan Dr. Reşit kendi başına Diyarbakır’da Ermenilere karşı ciddi bir şiddet politikası uyguluyor. Yani daha resmi olarak İstanbul’dan karar gönderilmeden kendisine, ciddi katliamlar gerçekleştiriyor Dr. Reşit. Bu katliamlar sadece Ermenilere karşıda değil Süryanilere karşı da çok gaddarca davranıyor. Kimsede durduramıyor bu konuda Dr. Reşit’i. O dönemde bölgede bazı Alman Subaylar var, Ayrıca Amerikan misyonerleri var. Onlar tepki gösteriyorlar bu gaddarlıklara ama Dr. Reşit kimseyi dinlemiyor. En sonunda Talat Paşa ile de araları bozuluyor. Çünkü Dr. Reşit Bey emir de dinlemiyor. Aynı zamanda Ermenilerden yağmalanan değerli malları da devlete aktarmıyor kendi zimmetine geçiriyor.

Burada ilginç bir şey de var. Soykırım esnasında biliyorsunuz Teşkilatı Mahsusa’nın çeteleri daha doğrusu özel timleri tüm Anadolu’da çalışıyorlar ancak bir tek Diyarbakır’da bu timler yok. Bunun sebebi Dr. Reşit Diyarbakır’a yanlız gitmememesidir. Kendi Çerkes milis timleriyle birlikte gidiyor. Kendi çevresindeki Çerkeslerden birlikler oluşturmuş. Mesela Çerkes Şakir ve Çerkes Aziz bunların en bilinenlerinden. Bu milisler Dr. Reşit’in çok güvendiği isimler. Devlet bürokrasisi esasen kişiliksizdir yani kişiye değil mevkiye bağlılık esasına dayanır. Ancak burada tamamen kişiye bağlılık söz konusu. Bu Çerkes milisler oraya Diyarbakır Valisi’ne hizmet etmek için değil Dr. Reşit Bey’e hizmet etmek için gidiyorlar. Bu milisler ciddi katliamlar yapıyor ve mallarını yağmalıyorlar Ermeni ve Süryanilerin. Hemen hemen 7-8 ay içerisinde Diyarbakır’daki 120 bin Ermeni ve Süryani’yi imha ediyorlar.

Şunu da unutmamak lazım ki bu katliamlar daha tehcir kararı resmi olarak alınmadan önce gerçekleşiyor. Tehcir kararı Nisan 1915’de alınıyor. 23 Mayıs’da resmi bir telgraf gidiyor tüm vilayetlere. Ama Diyarbakır hariç. Çünkü orada zaten soykırım büyük ölçüde gerçekleşmiş ve bölge Ermenilerden temizlenmiş durumda. İlk önce Ermeni elitleri hapse atıp işkencelerde bulunuyor daha sonra arkası geliyor.

Guşıps: Diyarbakır’da olaylar gerçekleşirken Dr. Reşit’in yerel müttefikleri var mı peki?

Uğur Ümit Üngör: Bazı yerel müttefikleri vardı tabiki. Diyarbakır’ın müslüman esnafı mesela. Ya da Pirinçcizade, Müftüzade gibi önde gelen aileler varlar Reşit’in mütefiki olarak. O dönemki Diyarbakır ile şimdiki Diyarbakır’ı da karıştırmamak gerek. O dönemde Diyarbakır çok geniş bir bölge. Şimdiki Batman, Mardin, Lice, Hani gibi illerde Diyarbakır’a bağlı. Buralardaki Kürt aşiretleriyle de ittifak yapıyor Dr. Reşit Bey. İşbirliği yaptıkları takdirde mal mülk kazanacakları vaadinde de bulunuyor onlara ve ciddi bir mal değişimi oluyor sonuçta. Raman aşireti mesela, o dönem Batman’da yaşıyor ve ciddi müttefiki Reşit Bey’in.

Tarihe geçmiş önemli hadiseler var burada. Mesela Ermeni elit tabakasından 1200 kişiyi iki ayrı pazar gününde 25 Mart ve sonraki hafta 600’er lik kafileler halinde sallara bindirip Dicle nehrinden 2-3 saat mesafedeki Batman’a gönderiyor Dr. Reşit. Götürenler Çerkes milisler. Orada çırıl çıplak soyularak katlediliyor bu insanlar. Bu katliam son derece önemli bir olay, kaynaklarda da çok detaylı bir şekilde belgelenmiş. Batman’a bu Ermeni elitlerini sal ile gönderen Dr. Reşit. Batman’da onları adamlarıyla birlikte soyarak katleden ise Raman aşiretinden Ömer-i Perihani diye bir adam. Meşhur Kürt Aşiret lideri Emin Perihani’nin abisi. Ömer-i Perihani zaten eşkıya idi yani kaçak olarak yaşayan biriydi.

Dr. Reşit ile ilişkileri de ilginç bir şekilde başlıyor. Dr. Reşit tarafından bu eşkıya, abisinin aracılığıyla Valiliğe davet ediliyor. Düşünün devlet tarafından aranan bir eşkıya Valiliğe davet ediliyor. Yakın dönem Türkiye tarihinden tanıdık gelecek bir hikaye aslında. Ömer-i Perihani Diyarbakır’a girdiğinde şehirde herkes tedirgin oluyor haliyle. Ancak bu adam birde Valiliğe giriyor ve Vali Dr. Reşit Bey tarafından kapıda karşılanıyor. Halk bu olaya oldukça şaşırıyor ve anlam veremiyor. Bu görüşmenin sebebi 1200 Ermeni elitinin katledilmesiyle ortaya çıkıyor. Yapılan anlaşmaya göre Dr. Reşit Çerkes Milisleri ile 1200 Ermeni’yi Batman’a yolluyor. Bu insanlara söylenen ise Kerkük’e sürgün edilecekleri. Ömer-i Perihani ise Batman’da onları soyarak katlediyor. Bir hafta arayla iki büyük katliam gerçekleşiyor bu şekilde. Bu katliamın yapıldığı yere de gittim ben çalışmalarım esnasında. Bu katliamlarda dikkat çeken başka bir şey ise hiç Türk yok gerçekleştirenler arasında. Dr. Reşit’in organizasyonuyla Çerkesler ve Kürtler gerçekleştiriyor bu katliamları.

Guşıps: Dr. Reşit’in akıbeti ne oluyor peki? Ne kadar görev yapıyor bölgede?

Uğur Ümit Üngör: Bu olaydan sonra Dr. Reşit Bey yaklaşık 8 ay daha Diyarbakır’da Vali olarak kalıyor. Ardından Halep’e oradan trenle Adana’ya geliyor. Bu esnada yanında bavullarca eşya var. Bu eşyalar Ermenilerden gaspedilmiş mücevherat. Birçok insan görüyor bu malları Reşit’in elinde. Bu da enteresan bir durum çünkü soykırım esnasında ele geçirilen malların yoksul müslüman ahaliye dağıtılmasıyla ilgili emir var. Talat Paşa tarafından imzalanmış bir emir bu. Ancak Dr. Reşit bu emre uymuyor ve malları kendi zimmetine geçiriyor. Ankara’ya dönüp Ankara yakınlarından bir göl kenarında büyük ve ihtişamlı bir ev alıyor, orada yaşamaya başlıyor. Bir Vali’nin bu kadar zenginleşmesi tabi dikkat çekiyor. Bu yaptıklarından dolayı İttihat Terakki’den çok ciddi bir ihtarname de alıyor Dr. Reşit Bey. Savaştan sonra hakkında yakalama kararı çıkıyor. Bir süre kaçak yaşıyor ve ağzına ateş ederek intihar ediyor.

Burada ilginç bir ayrıntı daha var. Onu da söylemek lazım. 1922’de Kemalist rejim (İstanbul’a daha hakim değiller 1922’de) Ermeniler ile mücadelede üstün başarılarından ve şehit olmasından dolayı Dr. Reşit Bey’in eşine ve çocuklarına İstanbul Kadıköy Moda’da Ermenilerden kalma iki üç evi veriyor. Bunu yapan Mustafa Kemal ve arkadaşları. Bunun belgesi de var elimizde. Daha da ilginci Dr. Reşit’in torunlarının çocukları şimdi orada yaşıyorlar. O evler yıkılmış yerine apartmanlar yapılmış tabi ama halen orada yaşıyor bu insanlar. Tabi Çerkesliklerinden ne kadar haberdarlar yada Dr. Reşit’in neler yaptığı konusunda bilgileri var mı bunları bilmiyoruz.

Guşıps: Peki Dr. Reşit ile birlikte Diyarbakır’a giden milisler ne oluyor?

Uğur Ümit Üngör: Mehmet Polatel ile birlikte Ermeni Malları’nın nasıl ele geçirilip dağıtıldığını anlatan bir kitap yazmıştık. Bu paralara, topraklara mülklere ne olduğunu inceledik. Çalışmalarımızda ilginç sonuçlara da ulaştık. Soykırım esnasında çok işe yaramış Kürtler ve Çerkesler ilk etapta bu mallara el koyuyorlar. Ancak 1920’lerin ortasında Kemalist rejim Çerkeslerin ve Kürtlerin gaspettikleri malları alıyor. Çerkeslerden ve Kürtlerden geri alınan mallar ya devlet kurumu olarak kullanılıyor yada Türklere dağıtılıyor. Diyarbakır yada Adıyaman’a oranın demografisini değiştirmek üzere gönderilen Türklere dağıtılıyor bu mülkler. Diyarbakır’daki Çerkes milisler ilk etapta yani 1916’dan Cumhuriyetin kuruluşuna kadar krallar gibi yaşıyorlar. Ancak daha sonra Pirinçcizadeler, Müftüzadeler gibi aileler Kemalist rejimle işbirliği yaparak bu malları Çerkeslerin elinden alıyorlar. Daha doğrusu devlet Çerkeslerden alıp onlara veriyor. Muhtemelen bu milisler imkanlar ellerinden gittikten sonra geldikleri yerlere geri döndüler. Hatta bilmiyoruz belki de bir kısmı bölgede kalıp kaybolup gitti.

“Kürtler ve Katil Çerkesler geldiler ve bizi öldürdüler. ” Benim özellikle dikkatimi çekmiştir mesela “Katil Çerkes” ibaresi çok sık geçer bu anlatılarda.

-Uğur Ümit Üngör
Yorumlar (1)
  1. Fatima bint-Muhammed on said:

    Iyi de Pirinccizadeler, Muftuzadelere vs Azeri degil mi?
    Yani bir millet iki devlet kavrami ile bilinen turkler ve azeriler ayni millet degilmi? Sonucta diyarbakirli azeriler kurtleri ve cerkezleri tuvalet kagidi gibi pis isleri yapmak icin kullaniyor buyuk abileri turklerin tesviki ile…

    Ayni hikaye bugun de suruyor nagorno-karabagda…

    Burada kurtlerin ve cerkezlerin yaptiklari hicbir sekilde turklerin (azeriler dahil) yukunu hafifletmez hristyanlarin soykiriminda…cunku onlar nihayette tuvalet kagidi konumunda kullanilmislardir.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*